Pazartesi, Aralık 07, 2009

Mary ve Max




Ben tek çocuğum. Çoğu tek çocuk gibi ben de dışarıda kardeşimi aradım. Demek insan yapısı aslında kardeşe teşne... Yalnızlığa değil... Yalnızlığı severim, bakma... Ama belki de alışmak zorundaydım ve sevmek... Ama severim, yani demek ki alışabildim. Gene de bir kardeş isteği... Ben kardeşimi okullarda aradım, ben kardeşimi mahallelerde aradım, yazlıktaki komşu çocuklarında, vapurda yanımda oturan insanlarda... Aradım, buldum sandım, kardeşim yaptım, sonra değilmiş, gittiler, hiçbiri kalmadı, ben yalnız kaldım. Benim lisede çok yakın bir arkadaşım vardı. Ben lisede biraz problemli bir çocuktum. İçime kapanıktım, sosyal değildim, kendime güvenim yoktu, ama kafam çok çalışıyordu, kafam fazla çalışıyordu, kafam derin çalışıyordu, yaşımdan olgundum, bu sebeplerden ötürü arkadaşım dostum azdı ama özdü de, çünkü bu tarz bir kişilik, benzer kişilik yapısında insanlarla karşılaşınca, ortaya çok büyülü bir paylaşım çıkar. Konuşmadan anlaşmalar çıkar, birşeye bakıp aynı anda bakışıp gülmek çıkar, bu paylaşımdan bağ çıkar, bu paylaşım insanları bağlar, ama bu bağlar, sıkı değilse koparlar... Benim lisede çok yakın bir arkadaşım vardı. O da biraz problemliydi, o da sosyal değildi, onun da kafası çok çalışıyordu, o da yaşından olgundu, o bir erkekti, biz sanki birbirimizin karşı cinsteki versiyonlarıydık, konuşmadan anlaşır, paylaşırdık, birbirimizi çok severdik. Bir gün, kar yağıyordu, 16 yaşında çocuklar olarak tüm sınıf çok heyecanlanmış, cama koşmuştu,herkes bağırışmaya, şımarmaya başlamıştı, bense, 16 yaşında bir çocuk olarak yerimden kalkmamıştım, bilmiyorum, kar beni o denli heyecanlandırmamıştı, oturduğum yerden de görebiliyordum, üstelik bağırıp çağıracak birşey yoktu. Çocuklardan biri, ne kadar sıkıcısın dedi, yakın arkadaşım ise, ne kadar olgunsun, seni o kadar iyi anlıyorum ki dedi akabinde... Gözlerim dolacakken birden kendime gelmiştim onun bu sözleriyle... Unutmam... O arkadaşım sonra üniversite okumak için Avusturalya'ya gitti. Giderken ev adresimi almayı ihmal etmeden. Ve mektuplaşmalar başladı. Sayfalarca, mürekkeplerce... Ne büyük bir heyecandı tanrım, posta kutusuna bakmak, onun mektubunu beklemek, gelmediğinde sabırsızlanmak ve meraklanmak, geldiğinde evet, çığlık atarcasına, şımarırcasına coşku duymak, heyecanlanmak. O heyecanla, büyük bir özenle zarfı yırtmak, içinden çıkan gizemli kelimelerin içine dalmak... Hemen cevap yazmak, rengarenk kağıtların, süslü zarfların içine koyup yollamak ve aldı mı acaba diye merak etmek, bir seferinde mesela mektubu doğumgününe denk getirmeye çalışıp acaba ulaştı mı diye meraktan deliye dönmek... Bir süre sonra karşılıklı hediyeleşmeye başlamak... Zarfın içinden mektup dışında, kırılmış tütsülerin, sabunların, küpelerin, defterlerin, cd'lerin, doldurulmuş kasetlerin, fotoğrafların çıkması... Tanrım, o ne büyük bir heyecandır,o nasıl bir ritüeldir, o nasıl bir büyüdür... Sonra 1999 yılında hayatıma, hayatımıza internetin girmesi... Mektupların yerini chat'in, e-mailin alması. Heyecanın çat! diye, elektriklerin çat diye gitmesi gibi, çat diye bitivermesi. Hediye yerine sanal e-cardlar, emaille atılan fotoğraflar, bir ritüelin sonu... Avustralya'dan gelen arkadaşın artık o arkadaş olmaması, belki benim artık ben olmamam, hiçbirşeyin eskisi gibi olmaması, toparlamaya çalışılsa da, yolda gelirken zarf içinde kırılmış tütsüler gibi hiçbirşeyin bir daha biraraya gelememesi... Ama gene de bu anıların, o kırık tütsüler gibi güzel kokması... Ben bunları yaşadım. Sonra üzüldüm, ağladım, yalnız hissettim. Sonra geriye attım. Unutumaya çalıştım. Sonra unuttum. Arada hatırladım, sonra çok unuttum. Yıllarca unuttum. Sonra ben, geçenlerde bir film izledim. Ben geçenlerde bir film izledim ve filmin onbeşinci dakikasında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Avustralya'da yaşayan asosyal ve problemli ve yalnız ve mutsuz Mary, rastgele eline geçen bir Amerika adresine mektup yazar. Tesadüf o ki yazdığı kişi 44 yaşında bir adam olmasına rağmen, asosyal ve problemli ve yalnız ve mutsuzdur. Birbirlerine mektuplar yazmaya, hediyeler yollamaya başlarlar... Yıllarca.. Film, o meşhur klişe cümleyle biter, akrabalarını seçemezsin ama arkadaşlarını seçebilirsin. Ama benim gözüm seçemiyor artık, nerede bu arkadaşlar? Nerede, aslında kimi zaman akrabadan, kimi zaman bir aşktan daha önemli olan bu can yoldaşları? Ne oldu bize? Nerede, ne oldu da bıraktık çaba sarfetmeyi? Filmde, büyüyünce delicesine tutkuyla aşık olduğu erkekle evlenen Mary, sırf Amerika'daki arkadaşını kırdığı için hayata küsüyor, o aşık olduğu adamı bile görmüyor gözü. Çünkü dostluk bazen herşeyden önemli, aşk başka birşey, bir tene de aşık olabiliyor insanoğlu, bir kokuya da, bir sese de, hiçbir ortak yanı olmayan bir insana da aşık olabiliyor, hiçbirşey paylaşamasalar da aşık kalabiliyor, anlatılamaz sebeplerden ötürü... Oysa dostluk öyle mi, dostluk paylaşım, dostluk, benden bir tane daha var hissiyatı, dostluk güvence, dostluk konuşmadan da anlaşmak... Dostluk o tütsü kokusu... Mary ve Max...

Salı, Ekim 13, 2009

bana yolculuk başlasın


İnsanlar ikiye ayrılır. Hayır cart diye bacaklarından gibi bir espri yapmak değil amacım. Gayet de ciddi. İnsanlar ikiye ayrılır.

İnsanlar vardır, hayatı hafife alabilen, çok fazla derin düşünmeden yaşayan, yüzeysel yaşayarak gayet de mutlu ve başarılı olabilen.

İnsanlar vardır, hayatı hafife alamazlar. Herşeyi çok fazla düşünürler, derine inmeden yapamazlar, herşeyi iliklerinde hissederler. Hayat onlar için zordur.

Hayat benim için zordur.

Ama değişmek... İnsanlar değişmez.. vardır, bir de insanlar değişebilir.. vardır. Zaten, böyle beylik cümlelerin hep tersleri de söylenmiştir. Birbirleriyle inanılmaz çelişen atasözleri de vardır. Dolayısıyla bence kurallar yoktur, deneyimler ve tekrarlar sonucu söylenmiş beylik sözler vardır, bunlar insandan insana, dönemden döneme, mekandan mekana değişir.

İnsanlar değişir mi değişmez mi... Bilmiyorum. Ben değişmeyi seçtim. Aslında yanlış oldu. Ben öğrenmeyi seçtim. Yollar varsa, o yolları öğrenmeliyim çünkü bu dünyada yaşıyorum. Her ne kadar kendi dünyamda yaşıyorsam da- evet çok düşünen ve derin düşünen insanların kendi dünyaları vardır- sonuç olarak maddi, somut, elle tutulur (bu somut demek zaten, evet, neyse), herkesle paylaştığım bir dünyada yaşıyorum. Kabullenmek ve boyun eğmek değil, koyun olmak ve vazgeçmek değil. Sadece öğrenmek...

Yıllar önce yazdığım bir yazıda, kural bu ve uymalısın diyordu bana dünya ve ben de ona, ya uymazsam, uyamazsam? diye soruyordum. Hayatı yeniyordum o yazıda ben. O bana oyna diyordu ben oynamıyorum diyordum. Beni sınıyordu, acaba sonundaki ödül için mi sınıyorsun diyordum, hayır ödül falan yok, varsa da onu sana veren ben değilim diyordu bana cevap olarak.

Şimdi yenmek yenilmek yok. Hayatı öğrenmek var. Hayatı kabul etmek var. Sadece benim dünyam yok, bir de dış kabuk var, evet var, demek var. O zaman öğreniriz. O zaman uygularız. Değişmeden, unutmadan, özden geçmeden, arada şeytani/melekçe bir gülümsemeyle göz kırpıp içerideki benliğe, devam ederiz o yoldan. Bu kadar basitmiş corç deriz şakacı bir edayla, bak ben şimdi daha neler yapıyorum bu öğretilerle...

Benliği unutmamak bir de hah. Tamam insanları çok sevmek, ama kendini daha çok sevmek. Mümkünse ilk önce kendi menfaatini düşünmek. Menfaatçi olmak değil, tanrım neden insanın aklına hep uçlar ve kötüler gelir? Burada benliğini unutmuş bir insandan sözediyoruz. Benliğini unutmuş bir insan için menfaatlerini hatırlamak, o kadar bebek adımı ki...

Benlik. Ben şunları istiyorum, ey hayat dediğinde, gerçekten dediğinde, gerçekten de olması. Evet, Tanrılar Okulu. Hayır Secret değil. Evet, Tanrılar Okulu. Evet, düşle ve olsun. Hayır bu kadar basit değil. Evet, bu kadar da basit aslında. Basit, zordur. Tıpkı azın çok olması gibi. Kavramlar... Kargaşalar... Üç noktalar bir de:)

Oluyor, geliyor. İstiyorsun oluyor, uyguluyorsun tutuyor. Sekmiyor. Yanıltmıyor. Oluyor.

"İyi düşün iyi olsun adamım, ne istersen oluuurrr, yeter ki isteee, hayat sana cevap verir adamımm" demekle olmuyor. Deneyimlemekle oluyor. Biraz delirmekle oluyor. Kafayı kırmakla biraz. Tamam kendini kaybetmemekle ama... biraz da kaybetmekle. İnançlarını yitirerek değil ama biraz bağları gevşeterek, bak burası kesin. Bağları gevşet. Tamam, çok haklısın, hep haklıydın, ama, afedersin siktir et. Bırak. Bağlar gevşiyor, kafa kırılıyor azıcık, ben mi kurtarıcam bu memleketi edası azıcık, tamam kendini kaybederek, karaktersizleşerek değil merak etme. Dürüst ötesi olmak zorunda değilsin sadece mesela. Kendine dürüst ol ama dış dünyaya karşı gerek yok. Dalga geçerek biraz, sanki ne istiyorsa onu veriyormuş gibi yaparak... Bu muydu ya bu muydu diyerek... Çok basit olduğunu öğrenerek. Zoru sevmeye devam ederek ama basitse birşeyler onları da basit kabul ederek...

Kendi dünyandan asla ödün vermeyerek... Bu ödün kendine karşı olur zaten. Demek hayat böyle, ben de acımasız, karaktersiz biri olurum, değerlerimi kaybederim anasını satiim, istanbul sen mi büyüksün, ben mi büyüğüm arabeskine gerek yok. Ödün vermeden, değişmeden. Sadece öğrenerek, kabul ederek ve uygulayarak.. Evet evet oluyor.

"Bana" yolculuk başladı...

Etiketler: , , , , ,

Pazartesi, Haziran 22, 2009

Efes Pilsen One Love 2009
















Uzun süredir yazmıyordum birşeyler, tamam itiraf, pressyado ve stressyado, bu blogun yerini aldı biraz.

Sevgilimle bu pazar Efes Pilsen One Love Festival'deydik, çok güzel geçti, kah güldüm kah ağladım (evet Yasemin Mori'yi dinlerken bir hüzün bulutu geçti üzerimden kısa süreli), yıllar önce keşfedip çok çok severek dinlediğim ama bir süredir takip etmediğim Starsailor ve klibindeki kızı uzun süre solist zannedip olmadığını anlayınca hafif bir hayal kırıklığı yaşasam da severek dinlemeye devam ettiğim Röyksopp da süperdi. Beer Mojito ise enfes bir tattı.

İşsiz geçen bu yaz günlerinde maddiyat elverdikçe bu tarz aktivitelere gitmeye çalışıyoruz, napalım:)

Etiketler: , , , , , , , ,

Perşembe, Şubat 12, 2009

Melis

Cuma, Ocak 09, 2009

KriZlerdeyiZ

2009, gelir gelmez bana birşeyler öğretecek sene olacakmış, bilemezdim.

Ben, huyum, can çıkar huy çıkmaz, herşey benle ilgili sanıyormuşum meğer ve herşey benim elimde sanıyormuşum. Ben gene tersten gidiyorum.

Ne demek tersten gitmek? Mesela herkes sakinleşmek için psikoloğa gider, sakinleşmek için ilaç alırken ben sakinliğimden kurtulmak için gitmiş, ilaç almıştım.

Herşey benim elimde düşüncesinde de tersten gitmekteyim. Çünkü herkes kaderci ve neden bu benim başıma geliyor diye ahlanırken, ben hep MEA CULPA'cı oldum, hep kendimde aradım hataları, kendimi aşmaya çalıştım, atıyorum işsiz kalıyorsam benim hatamdı, sevgilim yoksa benim hatamdı, kiralık bir eve çıkamıyorsam benim hatamdı, benim başarısızlığımdı ve aşmalıydım, bulmalıydım bir çözüm. Hep de buluyorum gibi hissettiren birşeyler çıktı karşıma ve aslında benim elimde olmadığını bazı şeylerin, belli etmedi bana hayat.

Ta ki 2009'a kadar... Aslında belki de 2008'in sonuyla başladı. Yetkin Dayı'yı kaybedişimizin şoku, beklenmedikliği, birşeylerin habercisi gibiydi. Güle oynaya ameliyata giren biri, ameliyat masasından kalkamıyorsa, biz bu hayatta neye müdahale edebiliriz ki diye şöyle bir geçmişti aklımdan hastanede ağlarken, ama geçiverdi o rüzgar ve gene ben istediğim herşeyi başarabilirim, ama yapamıyorum henüz hissi geri geldi hemen oturdu eski yerine.

Sonra 2009 oldu. Kriz dediler, yalan dediler, lafta dediler, teğet dediler... Amaaan derken, birden çok sevdiğim işimin de krizden dolayı tehlikeye girdiğini öğrendim. Benden çok çok memnun olduğunu, ama şu an ağzımla kuş tutsam, değişecek birşey olmadığını çünkü kriz olduğunu söyleyen bir patron. Ben mi yeterli değilim duygusunu sıfırlayan... İşsiz kalmak.. Bu zamana kadar hep ben istedim de işsiz kaldım. Bu işi istemiyorum dedim, ama en ufak bir boşluk hissinde hemen niye işim yok benim, niye çalışmıyorum, yetersiz miyim, tembel miyim, çalışmalıyım, herşeyi yapmalıyım, kazanmalıyım, benim yeterince çalışmamamdan dolayı eve çıkamıyorum vs vs vs derken, şimdi bir eev çıkmak için en imkansız zaman olduğunu söylüyor herkes. Herkesin, müdürlerin, üst düzey yöneticilerin işsiz kaldığını, herkesin ne yapacağını bilemediği, adeta dünyanın durduğu yıl'ın yaşandığı aşikar... Her an işsiz kalabilirim, boş kalabilirim ve ilk kez bu benim elimde değil sanki...

Aslında garip biçimde hoşuma gitti.. Bir rahatlama duygusu yarattı bu kadercilik ve insanlarla aynı kaderi yaşıyor olmak... Oh be, ülkece, hatta dünyaca battık, ohhh diyorum adeta... Ne yükmüş...

Etiketler: ,

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Video Klip Çalışmam









Şarkı: Break The Spell/Colourless
Yönetmen: Melis Zararsız
Kurgu: Melis Zararsız, Levent Turkan, Bahadır Öztürk

Etiketler: , ,

Salı, Ekim 14, 2008

gene deftere çiziktirmişim...

dünyan çok dar... görüşün çok dar... genişletme potansiyelin var... bir başka dünya keşfediyorsun. daha geniş bir dünya. senle kıyasla... yoksa gene dar, kendi çapında... o dünyayı sonuna kadar içine çekiyorsun. sonuna kadar... nefesini son damlasına kadar kullanarak... ciğerlerini acıtacak kadar.. o ne derse doğru, o ne severse, o ne tercih ederse, o ne yaparsa senin kanunun. harika bir oyun... bir kimliksizlik... bir kimlik giyinme oyunu... üstüne çok yakıştırıyorsun. uygun tarafları var çünkü. olmasa onu seçmezdin giymek için. bazı yerleri zorluyor ama aldırmıyorsun. oyun başladı artık. zırh çoktan bedenine işledi. geri dönüş, yok olmasa da zor...

sonra, bu zırh kalbine doğru ilerlemeye başlıyor. zırh kalbine işliyor. zırh kalbine bastırıyor. zırh kalbini acıtıyor. uymadı.. zırh bedenine uyduysa da kalbine uymadı. kalbin sıkışıyor. nefesin sıkışıyor. bu muydu? hata mıydı? acıyor her bir iliğin, kemiğin artık. zırh seni sömürmeye başlıyor. onu kullanmanın bedeli belki de.. zırh senden çalıyor. anlıyorsun ki bir sen varmış zırhtan önce. bir sen varmış çalınabilecek kadar değerli olan. zırhla yer değiştirmek isteyecek kadar değersiz bulduğun sen, çalınacak bir mücevher oysa ki... evet çalınmasına izin veriyorsun. göz göre göre senden vazgeçiyorsun. hayır vazgeçmiyorsun. son anda sen, senden vazgeçmiyorsun. gücünü topluyor ve zırhtan kurtulmaya çalışıyorsun.

zırh çok güçlü ve bir o kadar çekici, yanıltıcı... zaman geliyor izin veriyorsun kanına girmesine, zaman geliyor, hatırlıyor ve savaşıyorsun. savaş çok uzun sürüyor. kazanıyorsun. seni. baştan beri elinde olanı. yani elde var sıfır. veya elde var sonsuz. nereden bakıyorsun?


not: bunu yazdığımda örümcek adam 2'yi seyretmemiştim :)

deftere çiziktirmişim....

aslında bazen, tanrının ne kadar da çok benimle olduğunu farkedip korkuyorum. bazen tanrının ne kadar da çok oyunlarıma karşılık verdiğini, benimle birlikte bu oyunlarda yer alıp buna zaman ayırdığını farkedip utanıyorum.

kocaman dünyada sen ve dertlerin kum zerresi kadar önemsiz lafına inat, çok önemli olduğuma inanmaya yetecek kadar delil yakalıyorum. ve o zaman farkediyorum, herkes kendi ömrünün tanrısıdır. farkediyorum ki tanrı denen güç, içimizdedir. anlıyorum, anlamalıyım ki, o güç sen ne yaratırsan, ne görmek istersen sana onunla cevap veriyor. bunu görmek istememek bazen işe geliyor. hatta çoğunlukla...

böyle bir güce sahip olduğuna inanmak olağanstü bir durumken, bu gücü reddedip, olaylar benim dışımda gelişiyor, bazı şeyler ben ne yaparsam yapayım değişmiyor'a inanmak çok daha kolay geliyor... o gücü başkasına devredip o ne derse o olsun, sen de bu senaryoda rolünü kabullenmiş bir aktör ol istiyorsun çoğu zaman. halbuki yönetmenin sen olduğu bir filmde, dekor, sahne, kostüm, ışık, oyunculuklar, hepsi senin eserin... bu sorumluluğu kabul etmek sana kocaman bir paket hediye sunacak aslında... işine gelirse...


Bookmark and Share