Cumartesi, Aralık 31, 2005

HOŞ GEL 2006


Blogumu takip eden herkesin ve ailelerinin mutlu huzurlu ve sağlık dolu bir yıla girmesini diliyorum. Huzurlu ve sağlıklı olduktan sonra mutluluğun çok kolay olduğuna inanıyorum. Artı olarak da ihtiyacı olanlara aşk para başarı diliyorum, bunlar da olsa iyi olur tabii.. Ülkemiz ve dünyamız da inşallah daha sevgi dolu ve mantıklı yıllara yelken açar...

Yaşamayı seven herkese, hoş gel 2006!!!!

Salı, Aralık 27, 2005

Sihirli Gerçekler Dünyası

1997'de yazmış olduğum bu yazıyı paylaşmak istedim. İlginç bir şekilde de keşfettim ki "Büyülü Gerçeklik" adı verilen bir edebi tür varmış. (Magic Realism) Paul Auster, Gabriel Garcia Marquez, Salman Rushdie bu türde yazan yazarlarmış... Ben bunu bilmeden büyülü gerçeklikten bahsetmişim...



Her kelimenin bir öyküsü vardır.. Okuduğunuz her kelime, yaşanmış bir hissin, tadılmış bir duygunun, unutulmamış bir deneyimin somutlaştırmaya çalışılması sonucu ortaya çıkan bir büyüdür sanki... Nefreti anlatır kelimeler, aşkı, umudu, acıları, sevgiyi, ihtiyacı, çirkini anlatır kelimeler, güzeli, tuhafı, ummadığını, heyecanı, korkuyu, cesareti anlatır kelimeler, yalnızlığı, sessizliği, yorgunluğu, bezmişliği...
Kelimedir onlar, somut gibidir ama bir araya gelmelerinden oluşan büyüye kapıldığınızda, o soyut dünyaya siz de dahil olursunuz... Kendinizi o yaşanmışlığın içinde buluverirsiniz, artık okumak değildir, yaşamak, hissetmek, anlamaktır... Zihninizde görüntüler canlanıverir, o hissi -"korkuyu", "acıyı", "coşkuyu", "güzeli", "garipliği" ...... -siz yaşıyorsunuzdur artık, size aittir, sizin hikayenizdir bir nevi...
Bazen okuduğunuz, gerçek olması imkansıza yakın olan o büyü, gerçekten de sizin içinizden geçeni yansıtır... Böyle zamanlarda şaşırırsınız.. O büyüye kendinizi daha yakın hissedersiniz.. Fakat sizi şaşırtan şudur: O hissi bu kelimelerle dile getirmek hiç aklınıza gelmemiştir ama kelime tamamen soyut olarak yaşadığınız o duyguyu öyle güzel somutlaştırmıştır ki... (Zaten yazarın da farkı ve görevi budur.. O, açığa çıkamayanları -çıkaramadıklarımızı- bir kelime kolaylığıyla ortaya serer) Böyle durumlarda o kelimeler silsilesi büyü, sizin en değerliniz olur.. "Beni anlatıyor" dersiniz, o kelimeleri kullanmaya, her yere alıntılar yapmaya başlarsınız.. O büyüyü yaratana hayran olursunuz...
Bazen ise içine daldığınız büyü size çok uzak, hiç tatmamış olduğunuz duyguların karışımıdır.. Bunun zevki ve sizi götürdüğü yerler ise apayrıdır.. Burada "öğrenmek" başlar.. Burada size bir şeyler "katmak" olgusu cereyan eder.. Burada olgunlaştığınızı hissedersiz.. Deneyim gibidir böylesi... Sayfaları hızlı hızlı geçmek, öğrendikçe öğrenmek, büyünün içine girdikçe girmek istersiniz.. Bir yandan da ağır gitmek istersiniz.. Büyü hiç bozulmasın.. O yaşanmışlığın içinde hapsolmak, özgürlüğün ta kendisidir sanki...
Kelimeler bazen melodiktir... Bazen şiirsel... Sanki bir paroladır, sanki bir şeyin cevabı, sanki o iki dize her şeyi anlatır, bir sırrı gizliden gizliye haykırır sanki... Onlar hafızaya kolaylıkla yerleşirler, o parolayı hep hatırlamak istersiniz, bazen yeri geldiğinde sevdiklerinizle paylaşmak istersiniz şairin dizelerini... Onların gözlerinin içine bakarsınız paylaşırken, acaba onlar da sırrı keşfediyorlar mı diye merak edersiniz... Onlar da anlasınlar istersiniz ama bir yandan da büyü bozulmasın istersiniz... Zaten kimse de bu büyüyü bozmaz, sır kulaklara haykırılmıştır ama herkes bunu derinliklerine kaydeder, hiç somutlaştırılmaz, üstünde konuşulmaz... Sadece gözlerle "mesaj alınmıştır" denir... Bu da birçok farklı ruhun en güzel paylaşımıdır..
Kelimeler büyülüdür... Kelimeler efsunlu... Tüm gerçekler, tüm sırlar, tüm yaşanmışlıklar, tüm hayallerin gözler önüne serildiği kitaplar dünyasını ve okumayı keşfetmemiş ruhlar aç ruhlardır... Onaylanmamış duygularla yalnızdırlar, boşluktadırlar...
Bir büyü havası içinde dalmak istemez misiniz gerçeklere, en hakiki duygulara, her şeyin reçetesine?
Kelimelerin içinde korkmadan kaybolun.. Kitapların kapağını aralamaktan, sözcüklerin arasında dolaşmaktan korkmayın... Onlar size yolu gösterecektir.. Doğru yolu... Büyülü somutluğu....

Salı, Aralık 20, 2005

Fotoğrafçılıkla ilgili...



Benim babam meraklı, detaycı ve geçmişe kafasını takmış bir adamdır. Bu huylarının bir sonucu olsa gerek, fotoğrafa her zaman ilgi duymuştur. Yani aile fotoğrafı çekmekten sözediyorum, öyle diyafram bilgisi yok açı maçı bilmekten bahsetmiyorum ama evdeki çekmecelerimizden fotoğraflar fışkırıyor diyebilirim. Allahtan dijital fotoğrafçılık çıktı, aldım babama küçük bir makine, çekip atıyor bilgisayara, çekip atıyor. Ama biliyorum, içten içe o da özlüyor fotoğrafa dokunmayı, 36 poz bittikten sonra tab ettirmek için stüdyoya verip birkaç gün beklemeyi, beğendiyse büyütüp çerçeveletmeyi...

Görsellikle benim de hep ilgim oldu, hep derken, aslında sorunlu ve içine kapanık bir çocuk olarak ilk zaman hep önüme baktım ama ne zaman ki biraz etrafımı çevremi farkettim, ağaçlar, kuşlar, gökyüzünün aldığı tuhaf renk ve şekiller, bebekler, köpekler, eşyalar,gördüğüm herşey ilgimi çekmeye başladı. Hele bu gördüklerimizi kullanıp bir sanat eseri veya en azından bir eser, bir başka boyut meydana getirebilme düşüncesi beni benden aldı doğrusu.

Üniversiteyi bitirip de bir yerlerde staj yapmaya başlasam iyi olacak dediğim zamanlarda kolumdaki bilezik, yazmayı ve araştırmayı sevmemdi. Sinemaya fotoğrafa olan ilgim de vardı ama bilgi konusunda eksiktim. ( Hala da eksiğim...) Fakat Atlas ve Geniş Açı dergileri her ay odama girer, kapladıkları yerle annemi deli ederlerdi. Bir gün bir arkadaşım Geniş Açı dergisinin stajyer alımına sıcak baktığını duyduğunu söyledi. Aman allahım o akşam eve gider gitmez, daha birşeye benzemeyen cv'mi gönderdim derginin mail adresine. Serdar isimli bir igeri döndü bana, tamam Cumartesi günü gelin görüşelim! Amanın ne heyecan, ne heyecan! Geniş Açı'nın, o istiklal caddesinin ara sokaklarından birindeki deyim yerindeyse asmalı konağında (tamam konak demek için bayağııı bir bakım ister ama asmalar gerçek!) iki yılım geçti. Fotoğraf dünyasından çok önemli isimlerle röportaj yapma şansından tutun, Altyazı Sinema dergisinin ilk yayına çıkma anına kadar pek çok ilk yaşadım o sobalı, kedili, bir dolu kitaplı ofiste. Geniş Açı'yı oluşturan insanların hiçbiri fotoğraf mezunu falan değil bu arada, hepsi Boğaziçi Üniversiteli, başka başka bölümlerden gelen ama fotoğrafçılık kulübünde biraraya gelerek, mütevazi bir okul bülteni çıkarırken, neden biz şöyle adamakıllı bir fotoğraf sanatı dergisi oluşturmayalım diyerek, herşeyden vazgeçip bir ofis bulup, karın tokluğuna bu işe soyunmuş idealist insanlar. Ve dergi bu günlerde gelmiş. Bu günler dediğim şu, Türkiye'de hala fotoğraf "sanatı" ile ilgili Geniş Açı'nın eline su dökebilecek başka bir dergi yok. Geniş Açı'nın içinde yer alan fotoğraflar, kendi ülkelerinden orijinal olarak copyright'ları takır takır ödenerek kullanılıyor. Bu fotoğraflar Geniş Açı yer vermese görmemizin belki de mümkün olamayacağı fotoğraflar. Kazandıkları üç beş kuruşu da copyright'a vererek maneviyattan başka birşey kazanmayan Geniş Açı idealistleri, dergiye reklam alırken bile fotoğraf ile ilgili olmayan reklamları kabul etmeyecek kadar idealistlerdi uzun süre. Manteliteleri hala aynı bundan eminim ama maalesef derginin devam edebilmesi için reklam konusunda bazı feragatlarda bulundular. Ama o da suyunu çekti. Geniş Açı'nın yayın hayatına eskisi gibi kaliteli bir şekilde devam edebilmesi için desteğe ihtiyaçları var. Bunun için detaylı bilgi yandaki linklerimde var, ilgilenenler lutfen baksinlar.

Özellikle dijital fotoğrafçılık geliştikten sonra herkesin fotoğrafa ilgisi arttı. İnternetin de buna çok katkısı olduğunu düşünüyorum, bilgi paylaşmak çağımızın hastalığı olduğu için fotoğrafını çeken paylaşıyor, msn'e koyuyor, yok bloguna koyuyor... Madem bu kadar seviyoruz, neden daha çok ilgilenmiyoruz, neymiş bu fotoğrafçılık, nerede başlamış, şu an hangi ülkelerde en üst seviyelerdeymiş, Türkiye'de ne durumdaymış?

Yeni ve çok sevindirici bir haber de 1 Ocak 2006 tarihinde yayına başlayacak olan, Fotoğraf Ustası Ara GÜLER'in editörlüğünü yapacağı İZ fotoğraf dergisi!!!!! Bu dergiye yayın hayatında başarılar diliyorum ama Ara Güler'in içinde yer aldığı bir proje eminim çok başarılı olacaktır.

Fotoğrafçılıkla ilgili tavsiye edeceğim bazı linkler:

http://www.ifsak.org.tr/
http://www.kesfetmekicinbak.com/fotograf/
http://www.fotografevi.com/
http://www.fotokritik.com/
http://www.genisaci.com/
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=H83UU851TG0IGGF0MMSE
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=UJJGO3GRX52TMQRPUIZO
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=K1VTHV0D9C2CCFE7ZUVY
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=P037I0Z8KL2LKGTTW8WH


**** Not: Fotoğraf Sabit Kalfagil'e aittir.

Pazar, Aralık 18, 2005

This fucking machine in my head!!!


Valla ben lise sondaydım galiba, Gece Kuşu'nu seyretmekten gece sabaha doğru 03.00 gibi yatardım. Okan Bayülgen diye kısa boylu çirkin karizmatik ve sinirli bir adam şık bir mikrofonun önünde sinirli sinirli birşeyler anlatırdı ve onu arayan konuklarına da hiç iyi davranmazdı. Ama bu iyi davranmamanın altında bir zeka seziyordunuz ve bir dobralık. Yani sizi çok seviyoruzzzzz meeee diye arayan bir kadına ben seni sevmiyorum, ya da bu saatte sadece bunu söylemek için mi aradın derdi. Özellikle de gecenin üçünde telefonu zorla tutturmuş bir arayanın neden hep siyah giyiyorsunuz sorusu onu çileden çıkarmıştı. Salak mısın falan derdi seyircilere. Beni rahatsız etmemişti, dobra ve farklı bulmuştum. Sabah şekerlerinde izlemeye alıştığımız o : Ay biz de sizi çok seviyoruz, sizinle olan birlikteliğimiz sürüyor gibi salak ve yapay konuşmalardansa bu, hakettiğimiz bir tokat gibi gelmişti bünyeye. Neyse bir süre ara verdi bu kısa adam programlarına sonra ben üniversitedeyken Televizyon Çocuğu diye bir programla gene karşımıza çıktı. Artık daha geniş bir stüdyosu vardı ve birçok konuğu. Fakat sinirinden birşey kaybetmiş değildi. Arayanlara gene kötü davranmakta, genelde aşağılamakta veya kaale almamakta, birçok kişinin de tepkisini toplamaktaydı. Fakat bu konuda güzel bir açıklaması vardır: Gerçek bir Televizyon Çocuğu izleyicisi asla programı aramaz.
Gerçekten de programı arayanlar ya uykusu kaçmış sorunlu kadınlar ya da anlamsız sorularıyla genç kızlar oluyordu. Aklı selim bir soru soran veya yorum yapan gerçekten de çok azdı. Bu arada Okan'ın bir rakibi de vardı: Beyazıt Öztürk, nam-ı diğer : Beyaz! Beyaz yakışıklıydı, komikti üstelik şirin ve sempatikti. Anne kuzusu ve iyi temiz insan çerçevesiydi ona baktığımızda gördüğümüz. Dolayısıyla talkshow programlarının izleyicileri ikiye bölünmüş durumdaydılar, iyi çocukçular kötü çocukçular. Ben hep kötü çocukçuydum.

Sonra gene bir ara ve ben masterdayken Zaga! Okan'ın biraz daha yumuşadığı fakat artık bu talk show programının formatından iyiden iyiye sıkıldığını hissettirdiği bir program. Neden mi? Çünkü Okan dertli bir adam. Okan memleket meselelerine takan bir televizyoncu. Televizyonun bu kötü gidişine üzülen gerçekten dertlenen ve bu konuda elle tutulur eleştirileri olan bir adam. Okan bir iki konuk çıkarıp da ee sevgilinle ayrıldın mı muhabbeti yapacak bir adam değil sadece. Bu onun harcanması anlamına gelir. Okan Zaga ve benzeri önceki programlarında bu özellikle televizyon sektöründeki kirlilikle ilgili eleştirilerini ve yorumlarını sadece Kamera Arkası adlı bölümünde anlatıyor ve tatmin oluyordu ama programın formatı genel anlamda eğlence programı olduğundan, kamera arkası bölümünün sıkıcı olacağı korkusuyla belki de, kısa tutuyordu. Ama Okan'ı biraz yakından takip etmiş biri, onun aslında bu taraklarda bezi olduğunu, Ayşeyi Fatmayı çağırıp laylaylom yapmaktan hoşlanmadığını farkederdi.

Nitekim Zaga devam ederken Okan aynı zamanda NTV'de Herkes Bunu Konuşuyor adlı bir programda boy göstermeye başladı-her ne kadar boyu kısa olsa da :)) - Bu program Zaga'dan magadan çok daha seviyeli bir program olmakla beraber Okan'ın kültürünü, fikirlerini, eleştirilerini maksimum düzeyde gösterebildiği bir program olmaya başladı. Ciddi kaliteli konuklar, ciddi konular, herkese söz hakkı, ciddi tartışmalar, güzel yorum ve eleştiriler... Okan zeka tarafını burada tatmin ederken Zaga'da da sanki işin eğlence kısmını tatmin ediyordu.

Ama gene anladığım kadarıyla diyeyim, Okan düşündü taşındı ve dedi ki ya bu ben değilim. Bir ben var bende benden içeru. NTV'de kendimi çok iyi hissettim. Başlarım eğlenceye, istemeyen izlemesin ben artık daha ciddi kaliteli bir program yapıcam! Ve Televizyon Makinası adlı program başladı. Bu program sanki Zaga ile Herkes Bunu Konuşuyor'un bir karışımı. Konuk yağmuru, eğlence dünyasından tutun da edebiyat dünyasının hiç bilinmemiş ama bilinmesi gereken isimlerine kadar bilimum konuk, bilimum konu! Ciddi konular! Okan artık salt eğlence yapmıyor olmasından gocunmadığı gibi mutlu oluyor bence, program eğlenceli, ama bence program bir eğlence programı değil. O kadar güzel yorumlar, o kadar güzel açıklamalar, o kadar güzel gözlemlere yer veriyor ki televizyon dünyasında olup bitenle ilgili, bir sinema tv öğrencisi olarak onun programlarını ders gibi izliyorum desem yalan olmaz. Halk BUNU istiyor!!!!

Cuma, Aralık 16, 2005

Siyaset Meydanı'ndan hareketle mizah, güldürü, tiyatro, sanat, tv....


Dün gece uyuyamadım. Atv'de Siyaset Meydanı'ne denk geldim, sevinerek izlemeye başladım. Sinema TV master öğrencisi olarak konu benim için çok cazipti. Türkiye'de mizah nereye gidiyor gibi bir konuydu ve konuklar : Prof. Ünsal Oskay, Şahan Gökbakar, Mehmet Çağçağ, Müjdat Gezen, Birol Güven ve İsmail Gülgeç'ti. Programı başından beri izleyemedim ama bende kalanlar şunlar:

Mehmet Çağçağ: Leman'dan kendisini yıllardır ilgiyle takip etmekteyim. Ne var ki anlatımlarını, savunmalarını pek tutmadım. Ülkemizin başarılı mizahçısıdır ne var ki...

Birol Güven: Çok düzgün cümleler kurabildiğini gördüm. Açıklamaları açık ve netti. Ayrıca açık olarak seyircilerin aslında müşteri olduğunu ve yapılan işlerin bu müşterilerin isteklerine göre değişmesinin normal olduğunu belirtti. Anlattıklarındaki tek çelişki şuydu. Televizyon bir tuval gibidir diyip durdu, sanatçı bir adam gelip boyarsa sanat yapılabilir dedi. O zaman müşteri ne demek? Prime Time ne demek? Müşteri nabzı ne demek?

Müjdat Gezen: Güzel konuştu, açıklamaları gerçekçiydi. Biz halk olarak ikiyüzlüyüz hem eleştirir hem seyrederiz dedi. Hepimiz birşeyleri değiştirmek istiyoruz öyleyse değiştirelim ama artık bizim zamanımız geçiyor en büyük yük gençlerde dedi. Orada olsaydım şunu söylerdim kendisine: Bence çok başarılı bir sanatçısınız. Ayrıca okulunuzdan dolayı sizi tebrik etmek istiyorum bu ülkenin ihtiyacı olan bir eğitim kurumu açtığınız için, hem de parasız! Fakat neden hep çingene rolü? Ve neden televizyonda kötü işler? Tamam televizyonda illa sanat yapmak gereksiz belki ama daha kaliteli işlere ne oldu? Alişan'a neden rol verdiniz???

Şahan Gökbakar: Bence o daha ne yaptığının farkında olmayan çok toy ve başarılı heyecanlı bir küçük çocuk. Dün Siyaset Meydanında bu iyice gözler önüne serildi. O yetenekli ve bu yeteneğini kullanıyor. Akıllı da olduğu için medyanın içinde medyayı eleştiriyor, bir nevi apolitik Levent Kırca durumu var. Ama o bunun farkında değil. Yani o komik olduğunu düşünüyor bunu bir amaç için yapmıyor, mesaj vermek zorunda hissetmiyor kendini ama veriyor da, sanki tesadüfen, sanki ya aklmıa bu geldi yaptım ama fena da olmadı amcalar teyzeler, ben iyiyim dimi bakın bi yandan eleştirel'im falan diyor. Güzel bir laf etti, bence televizyon gözün çikletidir dedi. Eğlencedir olay, sanat başka yerlerde yapılır dedi. Şimdi burdaki çelişki bence şu: Sen sadece bir komedyen mi olmak istiyorsun yoksa sanatçı da olmak istiyor musun? Eleştirel bir duruşun ve söyleyeceklerin var mı yoksa tesadüfen mi yaptın bugüne kadar yaptıklarını? Ayrıca-bunu Şahan'a sormuyorum- acaba eleştirel olunca mı illa iyi iş yapmış olunuyor veya sanat yapmak bu mu oluyor?

Ünsal Oskay: Ünsal Hoca'nın derslerine girmiş arkadaşlarım var, bu adamın çok matrak olduğunu çok akıllı olduğunu, çok kafa olduğunu söyler dururlar. Okuduğum yazıları falan da mükemmeldir. Fakart dün çok hayal kırıklığına uğradım. Adorno der ki Adorno der ki diyip durdu ve konuyu kesinlikle toparlayamadı. Konuşmaları hiç güncel değildi.Bir de şu durum var: Mizah'ın amacı insanları düşünmeye sevketmekmiş. Hatta mizah eleştirel olurmuş, eleştirel olmayan, düşündürmeyen komedilere güldürü demeliymişiz. Burada aklıma Cem Yılmaz geliyor. Güldürürken düşündürme konusuna katılmıyorum ben sizi güldürürken salyalar saçarak gülebilirsiniz der. Demek ki Cem Yılmaz mizah yapmıyor, güldürü yapıyor, doğrusu bu mu? Gerçekten öğrenmek için soruyorum.

Bu arada Şahan'ın parodilerine herkes gülerken Ünsal Oskay da güldü ama güldüğünü inkar etti sonra da ayıp olmasın diye katıldım dedi. Neden?? Madem eleştirellik istiyor, neden Şahan'ı beğenmiyor? Aslında şöyle birşey var, akademisyenler neden hayatımızda olan biten şeyleri görmezden geliyorlar? Mesela ismini vermek istemediğim ama Türkiye'nin çok çok önemli bir televizyon doktoru olan bir hocam BBG (Biri Bizi Gözetliyor) programının varlığını veya tartışılabilirliğini neredeyse reddederdi. Ben seyretmiyorum derdi. Akademik çevre sanki televizyonda şu an olup bitenleri görmezden geliyor ve Adorno der ki'ye takılıyor. Tamam Adorno çok güzel diyor ama o dediklerini şimdi günümüze taşıyalım? Adorno'nun dediklerine göre BBG'yi ne yapacağız? BBG'yi seyretmiyorum. Şahan'a ne diyeceğiz? Şahan'a gülmüyorum. Peki siz kimi kaale alıyorsunuz? Kimi izliyorsunuz? O zaman bize BBG'deki hatayı anlatın veya Şahan'a neden gülmediğinizi.

İsmail Gülgeç'in konuşmalarını kaçırdım maalesef, sadece Mehmet Çağçağ ile farklı görüşlerde olduğunu ve artık karikatür çizmek istemediğini, soğuduğunu anladım.

Sonuç:


Bana göre açıklık getirilmesi gereken şeyler şunlar bence : Televizyon bir sanat alanı olmalı mıdır? Televizyon bir eğitim alanı olmalı mıdır? Televizyon bir eğlence alanı mı olmalıdır salt olarak? Bu rating ölçü aletleri hangi evlere konmaktadır? Rica etsem bizim eve konabilir mi? RTÜK ne iş yapmaktadır? "Halk bunu istiyor, ben BBG'yi hiç izlemedim sadece belgesel izlerim, sanat için tv, para için tv" tartışmaları ne zaman son bulacakkkkk ve son bulması, bu sorulara cevap verilmesi bu denli mi güç?

Salı, Aralık 06, 2005

Yollar Bizi Bekler...





Rüyamda Can bu yazımı çok beğendiğini söylüyordu, gerçek sandım Can'a sordum da anladım rüya olduğunu. İyi oldu hatırlattı bana :

Yollar bizi bekler. Sokaklara çıkmak lazım. Yollara düşmek lazım. Araçlara binmek, o aracın penceresinden dünyanın bize sunduklarına bakmak lazım. Zaman yaratmalı. “Vakit yok”, kabul edilemez bir bahane olmalı. Çantayı hızlıca hazırlamalı, yollara düşmeli.

Önce bir hedef belirlemeli. Mahallenden başlamalı belki. Bilmediğin sokaklara girmeli. İyi kötü bir fotoğraf makinen olmalı. Güzel görüntülere kendini de ekleyip anılara eklemeli. Oradaydım diyebilmeli sonra... Belki semtini tanımalı. Binmeli bir dolmuşa, bilmediğin caddelere çıkmalı. İşinin düşmediği yerlere iş düşürmeli. Bahane yaratmalı işte böyle bir durumda. Belki bir düğme almak için pasajlara girmeli. Belki bir kalem almak için kırtasiye bırakmamalı çevrende bakmadık.Amaç gezmek görmek öğrenmek olmalı. Kalem de yanına kar kalmalı.

Belki kendi şehrinden başlamalı. Binmeli bir otobüse, git gidebildiğince. Kuytulara girmeli, esnafla konuşmalı, bir çaylarını içmeli belki. Yaşadığım yeri bilmiyorum dememeli elbette ki...

En yakın şehre bir bilet almalı... Yıllardır aramadığın akrabanı aramalı, misafir olmalı. Küçük bir hediye de almalı kendi şehrinden, şöyle temsili birşeyler... Dere tepe düz gitmeli... Bir arpa boyu yol bile kardır.


Sana en uzak şehre gitmek lazım belki de ülkendeki... Moteller ne güne duruyor? Gitmeden önce biraz araştırma yeter. Fazla düşünmemeli. Orada bulmalı insan kendini. Bir fotoğraf karesinde gülümserken...

Merak ettiğin ülkeye gitmeyi ertelememeli. İnternet, ve rehber kitaplardan araştırma yapmalı şöyle. Güzel, teferruatlı bir harita almalı yanına, düş yollara. Başka dünyalar seni bekler... Alışık olmadığın mimarilerle, mahallelerle, adetlerle, ırklarla dolu bir dünya... Her ülke bir dünyadır aslında. Tanımak gerek. İçine karışmak, hem yabancı hem yerli olmayı bilmek gerek.

Başka başka ülkeler gezmeli, kıyaslama yapmalı. İklimler değişmeli, teninin rengi değişmeli, değişimi hissetmelisin. Sen de değişmelisin. Yeni bir sokak bile değişik bir sen yaratır. Kaldı ki, dünya, içinde bir çok dünya barındıran bir gezegen aslında. Keşfetmeli.. Evet keşfetmeli. Bahane yaratmamalı. Zaman yok, para yok, gülüp geçmeli. Yaratmalı, uydurmalı bir şeyler işte...

Gitmek lazım. Boş durmamak. Yerinde saymamak. Görmek. Evet, görmelisin. Duymalısın böceklerin kuşların seslerini. Duymalısın farklı vadilerin nasıl koktuğunu. Hissetmelisin ne kadar büyük olduğunu dünyanın... Ve yapabileceklerinin ne kadar fazla olduğunu... Bırak kendini.. Bakalım nereye gidiyorsun...

Kimbilir belki bundan onlarca yüzlerce yıl sonra, mahallende başlayan serüven, başka gezegenlerde son bulur. Şimdilik bu kadar, iyisi mi, biz gidebildiğimiz kadar gidelim :)
Bookmark and Share