Cuma, Eylül 29, 2006

Freecell

Bilgisayarını açtı... Canı sıkılıyordu, ne yapmak istediğini bilmez haldeydi, kendine bir süre tanımak, biraz kafasını boşaltmak istediğine karar verdi ve freecell’i açtı... Bu oyunu çok seviyordu, hem hakikaten biraz da olsa gerçek hayattan kopabiliyor ve kafasını boşaltabiliyor, hem de eğleniyordu... Başladı oynamaya... Bir el oynadı, başardı... İkinci oynadığında daha öncekilerde yaptığı gibi spontane değil de planlı programlı oynamaya karar verdi, mantığını hareket ettirerek... Bunu buradan alırsam orası açılır, hıh şu da şunun üstüne gelir.... Olmadı... Kazanamadı... Bu “kazanamamak”, onu bir şekilde gururlandırdı. İşte, dedi, benim hayat felsefem doğru demek ki, herşeyi kuralına göre yapmak, planlı programlı mantıklı gitmek, başarmak demek değil, spontane, doğal yapılan şeyler çok daha iyi...
Sonra bu gururla yeni bir oyuna başlayarak kendi “spontane” felsefesine geri döndü.Kendine (mi dünyaya mı) ispatlayacaktı ki, doğru olan buydu...Oynadı, hırsla, ama doğal, düşünmeden... Kaybetti....
............................

Düşündü......
Evet, hayat hiçbiri değildi, hayat hiçbir zaman kesinliklerden oluşmamıştı, ve bu cümle bile kesin değildi... Hayat tesadüflerden ibaretti belki de, en sonunda aklı buna yattı.

Sonra... sonra başa döndü... Canı sıkkındı, omzunda hayatın yüklerini taşımaktan yorgun bir şekilde bilgisayarını açmış, basit bir oyun oynayarak kafa dağıtacak yerde, oyunu bile felsefe haline getirmiş, hayata indirgemişti...

Pazartesi, Eylül 25, 2006

-YALNIZCA AY-

Sen piyano çalıyordun. Sen yalnızca piyano çalıyordun... Sen seslerle oynuyor, notalarla sevişiyordun. Sen uzun cümleler yaratıyordun sol anahtarıyla başlayan. Acıyı yaratıyor, şarkısını söylüyordun. Mutluluğu yaratıyor, şiirini okuyordun...

Sen bir tiyatrocuydun. Sen sadece bir oyuncuydun... Sen kelimeleri mimiklerle birleştiriyordun, sen rollere soyunuyor, tiplemelerle birleşiyordun, sonra bir dünya yaratıyordun, içine her türlü rengi katıyor, renk cümbüşleri yapıyordun.

Sen dansediyordun. Yalnızca dans... Usul usul dönüyor, müziğin içinde kendini kaybediyor, korkusuzca savruluyordun... Sen uçuyordun. Sen kanatlar yaratıyordun. Yukarıdan görüyordun her doğruyu ve her yanlışı... Sen zariftin, dönüyor dolaşıyor, aynı yere konuyordun.

Sen bir gezgindin. Her yeri keşfediyor, her insanı tanıyor, her öyküyü giyiniyordun. Herkesi sen sanıyor, herkes oluyordun...Herşey senindi, sen birçok şeydin...

Sen bir kelimeydin. Telafuzu zor, her dilde aynı, en çok kullanılan kelimeydin.... Cümleler istiyordun sen, yalnızlık değil! Tek başına bir şey ifade etmek istemiyordun. Dolanmak istiyordun dillere, bunu da başarıyordun.

Sen bir canlıydın... Yalnızca bir canlı...Nefes boşuna alınmaz diye düşünüyordun. Her nefesi yaşıyor, her gözyaşını hissediyordun. Gülüşler yaratıyordun, sırf sana ait olan...

Sen bir ışıktın. Hiç de parlak değil... Yalnızca bir ışık... Kendi kendine, kendi başına, yansımasız, iddiasız, ama karanlık değildin en azından, ışıktın sen...

Sen bir aynaydın. Dünya senden görünüyordu ama sen yanıltıcıydın. Dünya bir lunaparktı ve sen de o yalan ayna! Hep huzuru gösteriyordun, sana bakan karanlıkken... Oysa hiç huzur yoktu içinde. Sana bakıyordum, yalanı görüyordum.

Sen, aya bakıyordun. Sadece bakıyordun ve ben seni seyrediyordum. Sırf seni...Ve anlattım işte seni...Yalnızca o gece düşündüm bunları... Sen aya bakarken...

Sen benim seni anlamamı ve anlatmamı bekliyordun. Ama sadece aya bakıyordun

1997

GAMZE

Genç kız tırnaklarına baktı: Uzun, düzgün tırnaklar... Onları sevmediğini düşündü. Hep başka kadınların ellerini inceler, keşke tırnaklarım şöyle olsa diye kimini beğenir, kimini elerdi... Tırnaklar ona göre karakter belirleyici faktörlerden biriydi yalnızca. Dişler, burun, ayakkabı gibi... Saç gibi...

Saçları... Gür, uzun ve güzel saçları vardı. O güzel olduğunu düşünmüyordu. Gür ve uzun olduklarına ise bir itirazı olamazdı. Zaten annesi neredeyse bebekliğinden beri upuzun saçlarla gezdirirdi onu. Bir gün sıkıldı prenses kız olmaktan. Gitti kestirdi bebek saçlarını... Etrafındakiler beğenmedi. Ama o beğendi. Bu ona yetti...

Genç kız pencereden dışarı baktı. Kışı oldum olası sevmişti. Ama bu kış.. Ahh bu kış... Öyle sert geçmişti ki bu kış...Bedenini üşüten hava koşullarının yanı sıra ruhunu donduran olaylar yaşamıştı. Yaz... Bunaltıcı, karaktersiz mevsim... Bu sene biraz sevse miydi yazı? Biraz ısınsa mıydı vücudu, kansız soluk rengi koyulsa mıydı, yüreği erimeye koyulmuşken?

Yüzü gülse miydi azıcık? Gözleri ele vermese miydi hüznünü bu kadar açık?

Gamzeleri mi çıksaydı?

A senin gamzelerin varmış? Hiç dikkat etmemiştim.... mi deseydi en yakınları...

2003

Cumartesi, Eylül 23, 2006

Düşüş...

....i'm SICK of the tension, SICK of the hunger
SICK of you acting like i OWE you this
find another place to feed your GREED
while i find a place to rest

YOU TRY TO TAKE THE BEST OF ME , GO AWAY!!! ....


sonra da;


...god, grant me the serenity to accept the things i cannot change,
the courage to change the things i can,
and the wisdom to know the difference...

Cuma, Eylül 22, 2006

Dayanamayarak bir alıntı

Monday, September 18, 2006
bütün yazdıklarını tek bi kişi için yazdığını ve onun da asla okumayacak olduğunu bilmek sinir bozucu.
posted by naksinigar at 1:01 AM


Ne kadar doğru bir tespit ya, ne kadar doğru...

Çarşamba, Eylül 20, 2006

Hünnap Zamanı



Uzun süredir bloguma da etkisini göstermekte olan ruh durumumdan biraz uzaklaşarak en sevdiğim mevsim Eylül'ü yaşadığımı, yaz yağmurlarında evimde kahve içerek pencereden bakmanın tadını çıkarttığımı düşünmek istiyorum biraz da...

Veee hünnap. Gelmiş gene zamanı. Annem sağolsun tanıştırdı beni bu meyveyle yıllar önce. O çocukluğunda çok yermiş ama pek bilinmez derdi hakkaten de bakıyorum çevremde kime hünnap desem anlamsız bakışlarla karşılaşıyorum.

Anneciğim almış gene. Bir çanak aldım önüme, başladım çerez gibi yemeye. Tavsiye edile... :)

Hünnapla ilgili internetten yaptığım araştırmalara göre kendisi 4-5 m yüksekliğinde dikenli bir ağacın, kırmızı kabuklu, sert çekirdekli, iri zeytin biçiminde ve büyüklüğünde bir yemişi olup, birçok derde de dermanmış. Vücudu zinde tutmaya yardım ettiği gibi, yumuşatıcı özelliğiyle balgam söktürücü ve kabıza karşı iyi gelen bir meyve imiş.

Onu bunu bilmem de gayet lezzetli. Bazıları ekşi oluyor ama çoğu tatlı. Elmaya benzetiyorum ben tadını. Sert kabuklu ve hoş kokulu küçücük elmalar gibi.

Hepimize iyi sonbaharlar efemmmm...

Salı, Eylül 19, 2006

Günün sorusu

Bir fotoğraf ne kadar acıtabilir?

Pazar, Eylül 17, 2006

Tipik bir borderline başlangıcı sendromu...

Bu değişken duygu durumlarım ne olacak peki benim? Allahtan canım bebeeem Ayçam'la paylaşıyorum bu durumu ve benzer dönemlerden geçtiğimiz için birbirimizi rahatlatmaya çalışıyoruz mümkün mertebe. Ama tipik bir borderline başlangıcı gibi hissediyorum kendimi ki korkutucu...

Pazar günü -yani bugün- güzel uyandım ama, bunda,dün kafamdaki bir sorunu benim için önemli biriyle halletmemin de payı var, farkındayım tamam yüzüme vurmayın (kim vuruyosa:)). Herşeyi konuşmak lazım zaten, içine at, kur nereye kadar yaa, "çıkmak lazım bu kafalardan" dedin doğru söyledin, bayıldım bu lafa ben :)))))

O diil de, The Gathering ve MOGWAI geliyor İstanbul'a bir aksilik olmazsa Ekim'de, çok mutluyummm, biletler satışa çıksa da bütçemi kontrol etsemmmm... İkisinden biriyse illa MOGWAI ama... İllaa...

Pazartesi, Eylül 11, 2006

İçSes

Kendimi metroda yol alırken buluyorum mesela bazen. Buluyorum dediysem, allaha şükür hafıza kaybım falan yok da, böyle o anı yakalayıveriyorum, al işte diyorum, metrodasın, gene birşeyler yapmışsın, birşeyler için koşturmuşsun ve eve dönüyorsun. Anlamsız bir gurur oluyor. Yaşadığıma dair bir gurur. Harekette olduğuma dair...Evet evet harekette olduğuma dair bir gurur. Sonra da bazen diyorum ki, acaba bırakıp herşeyi, delirmeli miydim? Yani delirmek dediysem tımarhanelik değil belki ama evden çıkmazsın ya bir süre... Kapandım dersin. Arkadaşların seni merak ederler. Böyle, dersin, bir süre böyle... Müzik dinlersin, kitap okursun, dvd seyredersin, kahve içersin. Düşünürsün. Düşünmezsin. Boşaltmaya çalışırsın bazı şeyleri. Bu da böyle bir dönem dersin. Ben bunu hiç yapamadım. Hep reddettim bu kadar kötü gittiğini bazı şeylerin. Hayat devam ediyor diye hep yoluma devam ettim. Hep güldüm, eğlendim, uğraşacak birşeyler buldum, arkadaşlar edindim, ne biliyim platonik aşık oldum, acı çekmekten zevk aldım, ya da bazı kız arkadaşlarımı çok sevdim... Sanki geride halletmem gereken birçok sorun yokmuş gibi bir de yeni dertler edindim. Yeni insanların beni üzmesine izin verdim. Biriktirdim. Yok saydım. Hiç saydım. Hiç saymadım...

Bıraksa mıydım?

Ama sonra hayal ediyorum beni, evde, bırakmış... O zaman da rahat edemem ben. O modu da doyasıya yaşamam, biliyorum. Napıyorum böyle derim. Birşeyler yapan insanları kıskanırım. Kendime acırım, evet en çok da bunu yaparım.

Halbuki bıraktığı ve eve kapandığı için imrendiğim, aferin, bunu hissediyor bunu yaşıyor dediğim insanlar da oldu.

Zaten ben ne yapsam, diğerine öykünürüm.

Ha, mükemmeliyetçiliğim geçti eskisine nazaran. Kendime karşı daha anlayışlıyım. Beklentilerimi azalttım. Çıtalarımı indirdim. Ödüllerimi arttırdım. Çok da rahatladım. Ama hala var, kırıntılar. Hala, şu an burda bunu yapmıyor olmalıydım, allahım ne yapıyor olmalıydım, neyi kaçırıyorum hissi geliyor bazen.

Dolmuşta da yakaladım kendimi bugün. Gene geceydi, tek başıma eve dönüyordum ve büyük tabelalardaki reklamlara bakıyordum. Bakarken de hayata karışmış olmaktan tuhaf bir tad alıyordum....

mmmmh tamammm şimdi oldu

CocoRosie dinlemek lazımmışş kahveyi yudumlarken. pijama altının lastikleri de yukarı çıkmış, ondan üşümüşsün, indir onları, aç biraz daha sesini kızların, bir yudum daha kahve, ooh tamam iyisin iyi.. tamamdır.

şimdilik...

ne de olsa borderline...sanki..

......................

ben niye hiç ders alamıyorum ya? İç/dış bir olmayacak, astar farklı yüz farklı olacak, öğren artık. öğrenmeyi reddediyorsun tamam ama bari gösterme, herşeyi herkese gösterme. öğren ya, öğren. basit. çok basit. zor şeyleri başarıp basitlerde çuvallamak nedir ya? yorma beni of.

Cumartesi, Eylül 09, 2006

Elimde Değil

Bir şarkı en fazla kaç kez üstüste dinlenebilir ki?

Deliricem, çıldırıcam, elimde değil!

Ah Vega ahhhh:

Bir senin gözler beni anlar, elimde değil
Görür görmez deliren ihtiyaçlar elimde değil
Düşerken son bir kez yalana, benimsin benim
YALANSAN, YALANI SEVERİM, ELİMDE DEĞİL
.....

Yüzü suyu hürmetine bir gel aşkın
İçimde bir rüzgar essin
....
Güzelsin, ah güzelsin...
....
Dizime başını düşür, uyu
Saçlarım yüzünde gezsin
Korkular içimden aksın, gitsin
Geceler uzun, geceler boyu
Ben yorgun, sen güzelsin, güzelsin, güzelsin, güzelsin, güzelsin, güzelsin.......

Cuma, Eylül 08, 2006

RECOVERY

Aslına bakarsan, hayat böyle birşey işte. Yok felsefe yapmicam hayat hakkında. Derinleşmeye gerek yok, yoğurdun kaymağı gibi, üstten üstten. Sığsın dediğinde biri, ne bozulmuştum, ne kadar acımıştı canım, bana en söylenmeyecek sözdü ya oysa, halbuki keşke sığ olabilmeyi becerebilseydim, veya o an sığ olabilmişsem ne mutlu bana diyebilseydim falan filan. ama şimdi daha bir kaymak durumu var, yoğurdun kaymağı yani. yani üst tabakalar. yani diyeceğim o ki, derine inmeye gerek duymadan; hayat böyle birşey işte. hani insanlar kuş misali lafı gibi. ruhlar da kuş misali biraz.. bir ordasın bir burda, herşey devinim halinde ve sen de olmalısın, uymalısın. hareket yani anlasana. hareket iyidir yaa. iyidir hareket. bakma. eskiden ortaköydü, sonra levent oldu şimdi şişli mesela. alışmak var ama aslında yok. anlıyo musun? herşey olur derdik elifle. bu hayatta herşey olur. şaşırmamak lazım. yani aslında şaşırmak lazım çünkü şaşırmayı kaybedersen hayattan asla zevk alamazsın. ama hayattan herşeyi de beklemek lazım. o anlamda şaşırma yani. olur yani herşey olur. kötü deneyim bile iyi. yaşadığını hissetmek lazım. birşeyler olmalı. hayat hep aynı gitmemeli. iyi birşeyler olmalı sonra mm kötü birşeyler olmalı, dersler almalısın, mesela biri sana karşı çok açık bir şekilde bir eleştiri yapmalı, kalakalmalısın. oturmalı içine, acı çekmelisin. ya da biri gelip hiç ummadığın bir iltifatta bulunmalı sana, kalakalmalısın, mutlu olmalısın. ya da sen gidip birine bir süpriz yapmalısın, şaşırtmalısın onu. ya da işini kaybetmelisin veya hiç ummadığın bir iş teklifi almalısın. bir hareket ya, sen beni anlıyorsun. değiş tonton meselesi.

aynaya bakmalısın ve eeh yeter be demelisin. ya da deme. ama kalk yani, bir faaliyette bulun. lisede en korktuğum hocam gelip bana, bari yanındakiyle konuş, öyle bir faaliyette bulun, demişti. o kadar korkmuşum ki kadından çünkü, kasılıp kalmışım. hayatımın en ezik eleştirisidir yani. bari yanındakiyle konuş diyor ya. razı kadın yani, bir yaşam belirtisi istiyor. çok komik yaa. çok acı-komik. bitter çikolata. of canım istedi.

pencereyi falan aç. mmh mis gibi toprak kokusu. sonbahar geliyor ya, ondandır. hafif yağmur çiselemiştir, mmmhh oh be.

hafifle.

ne biliyim bi dönüşüm bi gelişim bi bişiler. bi faaliyet.

Perşembe, Eylül 07, 2006

Yaz bitti


Yazın bittiğini bu akşam AKM'nin önündeki sarı dolmuş kuyruğunu görünce iyice anladım. Günlerdir, iş dönüşü, kalkmak için yolcu bekleyen binlerce dolmuştan birine binerek keyifle müzik dinlemeye ve dolmuşun penceresini aralamaya alışmışken, bu akşam yaklaşık kırk dakika sırada bekleyip dolmuşa biner binmez penceresini kapayıp uyku moduna geçmişsem, tamam, yaz bitmiş.

Bu ara Vega'ya taktım. Aynı şarkıyı bin kere dinliyebiliyorum (bkz:Elimde Değil)
Böyle de bir özelliğim var.

Saat sabahın beşi... Senaryo üzerine çalışıyorum. Öhöm.

Budur aşağı yukarı...

Pazartesi, Eylül 04, 2006

En Güzel Aşk "Zor" Olanmış

Zor Aşk'ın başlamasına çok az kaldı. Bekleyin, beklettirin. Yönetmenimizin diziyle ilgili yazısı için buyrun buradan yakın lütfen...
Bookmark and Share