Cumartesi, Mart 31, 2007

Türk Rock’ı ve Dişler…

60’lar, 70’ler…

Moğollar, Barış Manço, Cem Karaca, Mavi Sakal, Erkin Koray, Grup Bunalım, Kurtalan Ekspres...

80'ler, sessiz dönemler...

90’lar ve sonrası…

Bulutsuzluk Özlemi, Teoman, Özlem Tekin, Şebnem Ferah, Athena, Duman, Egoist, Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy, Mor ve Ötesi, Redd ve nicesi…

Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü’nün düzenlediği Türkiye’de rock müziğin son on yılı başlıklı bir panel düzenlendi. Panelde Vega grubunun solisti Deniz Özbey, Ogün Sanlısoy, Kurtalan Ekspres’ten Ahmet Güvenç ve Yüksek Sadakat grubunun üç üyesi katıldılar. Altay Öktem ise paneli yönetti.

Birçok şey konuşuldu ama özellikle iki konu ağırlıklıydı. Biri rock müziğinin popülerleşmesiydi. Rock müzik neydi, pop müzik neydi, rock müziğin popüler olması kötü müydü, rock müzik içinde başka öğeler de bulundurabilir miydi, teknoloji müziği nereye götürüyordu, Anadolu rock ne demekti? Ahmet Güvenç Anadolu Rock ayırımına karşıydı, rock müziği anadolu’da yaptığımıza göre elbette hepimizin yaptığı müzik Anadolu rock müziği, bunu ayrıca belirtmenin bir alemi yok dedi. Gerçekten de rock müziğin popülerleşmesi benim de kafamı karıştıran bir durum. Rock müzik duruş olarak genelde sert, agresif ve derdi olan bir müzik türüdür. Rock aslında bir yaşam biçimidir. Pop müzik diye adlandırdığımız hafif müzikle kesinlikle bir ilgisi yoktur, amaç sadece eğlendirmek, coşturmak veya sadece aşkla meşkle ilgili sözler yazmak değildir. Çünkü rock müziğin doğuşu aslında dünyanın getirdiklerini kabul etmeme, topluma dayatılan normlarla beraber her yerde etkisini gösteren sömürüye tepki olarak başlamıştır diyebiliriz. Böyle bir isyan durumunun ise popüler olması yani tüm halk tarafından benimsenmesi çok beklenen bir durum olmadığından, rock müzik her zaman geride kalmayı tercih etmiş, deyim yerindeyse underground bir duruş benimsemiştir. Fakat MTV gibi küresel bir müzik kanalının varlığı, yapılan her tür müziğin eğlenceli kliplerle bezenerek tüm dünyaya ulaşmasına ve benzeşmesine, dolayısıyla da popülerleşmesine yol açmıştır. Bu gelişmenin ülkemizde benimsenmesi de doksanların sonlarında Bulutsuzluk Özlemi, Kargo, Athena, Duman gibi gruplar, rock müzik tınılarını kullanan albümler yapmalarına rağmen, klipleri, albüm reklamları, radyo promosyonlarıyla popüler olmuşlar, herkes tarafından sevilmişlerdi. Grupların yanı sıra Özlem Tekin, Aslı, Şebnem Ferah, Teoman gibi tek kişi çıkıp rock müzik yapanlar da oldu. Hepsinin albümleri çok sattı, konserleri hıncahınç doldu. Rock müzik popüler oldu, kafalar karıştı. Bu durum sadece Türkiye’de mi böyleydi elbette hayır. Alternatif müzik patlaması dünyanın her yerinde kendini gösterdi. Rock sanki biraz yumuşadı. Daha sonra elektronik müziğin pop’a ve rock’a karışmasıyla, teknolojinin müzik açısından da inanılmaz gelişmeler göstermesiyle, iki nota bilen, biraz kulağı olan ve evinde sistemi bulunan herkes müzik yapabilmeye başladı. Rock’un o muhalif, zor şartlarda ortaya çıkan, sert duruşu değişiverdi sanki biraz…

Neyse uzattım, panele damgasını vuran ikinci önemli konu ise müzikten para kazanmak ve albüm satışlarıydı. Önce mp3 çıktı mertlik bozuldu dendi, hırsızlığa eşdeğer olduğunun altı çizildi, özellikle Ogün Sanlısoy bu konuda pek sivri konuştu. En sıkı rock’çı Ahmet Güvenç bile müzisyenlerin para kazanması gerektiğini yoksa bir süre sonra üretmekte zorluk çekebileceklerini söyledi. Yüksek Sadakat ise bu konuya daha yumuşak baktı. Zaten sonuçta rock müziğini asla para kazanmak amaçlı yapmadıkları, bedava da olsa gerçek rock’çıların müzik yapmaya devam edecekleri konusunda birleştiler. Gene de bir müzisyeni çok seviyorsak, albümlerini alarak, konserlerine giderek ona destek olursak sevineceklerini söylediler. Bu konu da kafamı karıştırdı aslında. Bir açıdan elbette, insan yaptığı işin, emeğinin elbette karşılığını almalıdır. Ama öte yandan müzik senin işin değil yaşam biçiminse, ne kadar sattığı çok da umurunda olmamalıdır. Önemli olan paylaşmaksa, mp3 sayesinde çok indirilmiş olması bile onu mutlu etmelidir. Hem ben popüler olmak istemiyorum ben rock’çıyım deyip hem de niye albümlerimiz satılmıyor demek biraz abes oluyor sanki.. Ben tam bir mp3 manyağıyım ve herhalde tüm plak şirketleri, tüm sanatçılar benden ve benim gibilerden nefret ediyordur. Ama şöyle de bir şey var. İnternette bedava olan bu mp3 olayının ilk mantığı neydi? Tanıtım amaçlı olması. Dinle, bilgisayarından sil ve beğendiysen git albümünü al. Ama kimse bilgisayarından silmedi, mp3 player’in da çıkmasıyla albüm almaya gerek kalmadı. Ama gene de şöyle bir şey var, kendi adıma konuşayım ben de aslında indirdiğim tüm mp3’leri aslında tanımak, öğrenmek amaçlı indiriyorum ve, tamam silmiyorum belki ama gerçekten çok çok beğenirsem gidip albümünü alıyorum, çünkü gerçekten de CD kapağıyla, kabıyla, sevdiğin bir albümü elinin altında bulundurmak, arşiv yapmak hala aynı tadı koruyor bence. Üstelik arabalarda mp3 player’ları çalıştırmak teferruatlı bir iş, o yüzden CD hala alınıyor. Arabada kasetçalar varsa kaset bile alınıyor valla. Hoş şimdi mp3 çalan arabalar filan da çıkıyor. E çıkıyor kardeşim biz ne yapalım? Ya gerçekten mp3’lerin tanesini 1YTL’den filan satsınlar, ki bunu yapan şirketler var, ya da mp3 hırsızlıktır demesinler.

Sonuç olarak panelle ilgili şunu söyleyebilirim, fikirlerinin hepsine katılmasam da, Ogün Sanlısoy’un ve Yüksek Sadakat üyelerinin konuşma şekillerini çok takdir ettim. Çok bilgili ve çok tane tane konuşan, iyi yetişmiş, gerçekten gurur duyulacak gençler. Deniz Özbey çok tatlıydı ama pek konuşmadı, derdini anlatamadı ve Ahmet Güvenç’le biraz gerildiler filan… Ahmet Güvenç haklı ukalalığını konuştururken panel yöneticisi caanım Altay Öktem ise haklısınız haklısınız demekten öteye gidemedi pek.

Aaa bir de bir anekdot, şehir efsanesi gibi anlatılan bir hikaye gerçekmiş. Pentagram ilk albümlerini yaparken o kadar maddi zorluk çekmişler ki, ilk parçalarının yer aldığı bantların üzerine yeni parçalarını kaydetmek zorunda kalmışlar. Daha sonra maddi sıkıntılarını bilen Pentagramseverler, bu albümü üçer beşer alarak onlara katkıda bulunmuşlar. Ogün Sanlısoy, “işte, sevdiği müzisyene sahip çıkan, ideal müzik dinleyicisi” diyerek anlattı.

Son bir anekdot: Geç başlayan panel öncesi Zeynep’le sohbet ediyoruz, Fazıl Say’ın fotoğraflarını gördün mü dedi, yoo niye dedim, aaa bir fotoğrafı çıktı, dişler berbat sapsarı olay oldu adamın dişleri dedi. Tüh kaçırdım dedim. Ya aç google’ı fazıl say dişler yaz çıkar karşına diyince ben bir kahkaha!!! Koskoca Fazıl Say, google’da arıyosun, Fazıl Say ve konseri değil, Fazıl Say ve piyano değil, Fazıl Say ve ödül değil. “Fazıl Say ve dişler.” Fazıl Say’ın adının Hande Ataizi’yle anılmasına üzülenler olmuştu ben hiç yadırgamamıştım, o da bir insan, aşk yaşayacak tabii filan. Ama Fazıl Say’ın adının dişler’le anılmasını hiç beklemiyordum.

Etiketler: ,

Cuma, Mart 23, 2007

paris, seni seviyorum, tabii kendimi de...


ahanda şımardım. altyazı dergisinin öngösterimlerini takip etmeyi pek severim, son öngösterim filmi için kaydolurken filmle ilgili hiçbir araştırma soruşturma yapmadım ve davetiye mailim gelir gelmez koşup gittim. filmle ilgili tek bilgim adının paris je t'aime olduğu ve birçok ünlünün rol aldığıydı. film başladı. film garip başladı. film bir süre sonra son zamanların meşhur taktiğini uyguladığını hissettirdi: aynı filmde birbirinden kopuk ve farklı hikayeler, sonunda bir şekilde birleşen... fakat bunlar pek bir kopuktu. sanki bir hikaye kitabı, birbirinden çok farklı, tek ortak noktaları paris'te geçmesi ve sevgiyi konu alması olan hikayeler... ama bu kısa öyküler o kadar birbirinden farklı ki... sanki başka yazarlar yazmış, her bir öykü başka bir yazarın sanki.. hatta şeyi getirdi aklıma, beşpeşe'yi... tamam sinemaya dönelim. her bir hikayenin kurgu tekniği, renkleri, anlatım şekilleri, birbirinden o kadar farklı ki, sanki farklı yönetmenler çekmiş her birini, neredeyse yorucu bir fark ve yorucu bir hikayeden hikayeye atlayış var, dedim kendi kendime izlerken. hatta bu kısa hikayelerden birini çok sevdim mesela, onu aklımda tutmaya çalıştım film bitene kadar, o derece yoğun paris'teki bu aşk hikayeleri...

sonra eve geldim, baktım neymiş ne değilmiş bu film diye. bir de baktım ki ne öğreneyim, evet, bu tam bir kolaj çalışmasıymış, gerçekten de 20 yönetmenin 20 ayrı kısa filminin bir araya gelmesinden oluşan bir filmmiş bu. ayh ben anlamıştım zaten havasına bir gir sen, sen bir gir, aman da aman efenim... ee boşuna mı mezun oldunuz sinema tv okullarından canııım, kendinize haksızlık ediyorsunuz demezler mi adama. aa mezun mu oldunuz, hani uzamıştı okul, hala belirsizdi? yok yok dün gittim okula ve iyi haberi aldım, mezun olmuşum. yuppii, bunu kutlamalıyız! olurr...

neyse, bu filmde, en sevdiğim kısa hikaye mi kısa film mi neyse işte onda natalie portman oynuyor. ya sen onu bırak bu kısa filmi tom tykwer çekmiş. ya hani run lola run'ın yönetmeni hatırlasana. hatta parfüm romanını filmleştiren de ta kendisi değil miydi? ay sen bi gurur, bi gurur daha, bak bu filmde en sevdiğim hikayeyi çeken yönetmen zati benim sevdiğim yönetmen ayolll, bak görüyo musun valla anlıyorum bu işlerden sanki... e anlamasan kabahat yani yuh sen de saçmalamaya başladın. ne bu mokuna cila sürmeler gereksiz yere? kusura bakma da elalem bi film izleyip film yorumcusu kesilirken, kamerayı eline alan yönetmenim derken ben şurda iki algıya sevinmişim çok mu? yok yok sen mezun oldun ya ondan havalara girdin. ya ne alaka bee offf, neyse bu film ilginç bi film sonuç olarak, biraz yorucu ama keyifli. tez gidile, görüle... e hadi peki.

Etiketler: , , ,

Perşembe, Mart 22, 2007

sevgili günlük 2...

garip değil mi çok garip. bir rüyadan uyanır gibi demek çok klişe bir anlatım olur ama bir o kadar da yerinde olur herhalde. hayallerini al dünyevi durumların içine sok, hala hayallerindeki gibilerse şanslısın, ama eğer hacim, kütle, ses, görüntü değiştiriyorlarsa geçmiş olsun. İçinde, yıllardır kurduğun hayal kadar büyük bir boşlukla kalakalırsın bir akşam kadıköyün ortasında mesela…önce rahatlamış gibi olursun ama sonra şey gibi olur, filmlerdeki gibi evet, önem verdiğin, anlam kattığın her şey bir anda poff, pofff, poff.. o mekan mesela, o şarkı, o isim, o kız, o sevinç, o tesadüfi ilahi durumlar…pofff, pofff, pofff.. tek tek yokoluyorlar. renksizleşiyorlar, aa ama pardon zaten hep renksizlerdi. o çizgilerin içlerini boyayan hep bendim değil mi? iddiasızlık da bir iddia değil midir? sahi beyaz bir renk midir? mütevazılığın arkasında müthiş bir ego yok mudur? o renksiz balonları ben hep mora boyadım halbuki, ve sen hepsini patlattın şimdi. mor değil onlar, kabul et dedin. boş dedin, şeffaf. göstermek istemiyorum dedin. ben de sana dedim ki, ama herkes mor balonları görmez ki zaten, moru sevenler, moru bilenler görür sadece. sen de bana dedin ki madem ısrar ediyorsun, kendin boya hepsini mora. bana da kanıtla mor olduklarında da görünmez olabileceklerini. ama ben kendimi, ama ben seni, sana kanıtlamaya çalışmaktan çok yorgun düşmüştüm, mor kalemimi cebime koydum ve uzaklaştım. kadıköy çok yabancılaştı, içimdeki boşluk rüzgar aldı, çok üşüdüm gene.

garip değil mi çok garip. bu duyguyu daha önce de yaşamıştım aslında. ve yazmıştım. odamdaki nesneler bile şekil değiştiriyorlar gözümde demiştim. hayallerinin içindeyken odandaki eşyalar bile farklı gözükür, ne zaman ki zorla uyandırılırsın, odandaki masa, duvar bile kendini gösterir, biz hep böyleydik senin algıların değişikti derler adeta. hayallerini al dünyevi durumların içine sok, karşında sana kulaklarına inanamadığın sözler sarfeden o bile insanlaşır. insan değildir çünkü o, sen putlaştırmışsındır. o senin beyninin tüm kıvrımlarıdır, ulaşabildiğin her şeyin bir adım ötesindedir hep, ta ki karşında küçülene kadar. ta ki karşında insanlaşana kadar. sonra, etrafına bakarsın onun, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim’den yola çıkarsın, yolda kalırsın. onunla birlikte putlaştırdığın her şey gibi yanındaki dekorların da şekil değiştirdiğini görürsün. yanındaki insanların da… korktuğun şeylerden bin fersah yukarıda olduğunu fark eder, kendinle gurur duyacağın yerde bıçak saplandı sanırsın karnına. yumruk yersin adeta... devleri yakından gördüm, hepsi cüceydi cüce demiş biri, onaylarsın. onaylamak istemezsin, kendi gölgenden korkarsın, daha küçük olmak daha güvenliydi belki de, bilemezsin yeni gölgenle ne yapacağını. baş edemezsin yeni durumunla.. o boşluktan geçen rüzgar bir üşütür, bir iyi hissettirir…savrulursun...

Cumartesi, Mart 17, 2007

Ha bi de...


Birşeyi çok istersen olur... mu bilmiyorum ama birşeyi çokkkkkkk düşünürsen oluyor. Oluyooor, oluyor, ya oluyor diyorsam oluyor. Dünya senin için çalışıyor. İnan bak.

Etiketler: , ,

Nilüfer

Cem Özer, Laf Lafı Açıyor'la yine ekranlarda... Nedir ne değildir diye açtım baktım Nilüfer konuk. Şahane. Nasıl şık. Kendisini gencecik şirin bir kız gibi gösteren mor, uçuşan bir mini elbise giymiş. Cem Özer dakika bir gol bir esprisini patlatıyor: Nilüfer morarmışsın, kapıya mı sıkıştın... Aman Allahım yaa... Hangi devirdeyiz, hangi espri anlayışında donup kaldık, nereye gidiyoruz Cem yaa... Allahtan Nilüfer birden şarkı söylemeye başlıyor da unutuyoruz Cem'i, mem'i, kendimizi, herşeyi... O ne sestir yarabbimmm... Biz bu kadının farkında mıyız ya? Türk Pop dediğimizde, ne dinlersin: Tarkaaan Sezen Aksuuu diye cevap verirken aklımıza geliyor mu bu kadın? Mor prenses oturuyor sonra, çocukluğunu anlatmaya başlıyor, çok içine kapanık bir çocukmuş, biraz da maymun iştahlıymış. Cem gene büyüyü bozuyor, nasıl maymun iştahlıydın örnek ver, yani çok mu muz yiyordun mesela... Noluyor ya? Gerçek mi bu?

Laf arasında allahtan Cem Özer güzel bir detay veriyor bize. Kuliste hazırlanırken garip sesler duymuş, bir bakmış ki, otuz yıldır şarkıcı olan Nilüfer kulisinde prova yapıyor, ses açıyor... Helal olsun ya helal, bir insanın işine ne kadar saygı ve sevgi duyduğunu gösteren başka bir hareket olamaz herhalde diyor, yeniyetme popçulara hadttthhh ordan diye selamediyoruz.

Birşey dikkatimi çekiyor. Bu kadın pek güleryüzlü, pek şeker, pek aktif falan ama bir hüzün taşıyor, bir ağırlığı var, bir sakinliği, belki çocukluğundan kalma bir içine kapanıklığı var hala... Bir çelişki gibi bence Nilüfer... Neşeli desen değil, hüzünlü desen değil, hem hepsi hem hiçbiri... Bu yönüyle onu kendime benzetiyorum açıkçası. Astım hastalığını da paylaşmamızla, daha da bir yakın hissediyorum.

Saat gecenin üçü oluyor. Nilüfer'in sesi kısılmıyor, enerjisi bitmiyor ve o garip, o muhteşem, o acaip şarkıyı söylüyor: Yeter, yeter, öleceksek ölelim, haydi vur kendini şaraba, kedere ve aşka vur, daha içelim içelim içelim içelim içelim içelim.................................

Etiketler: , ,

Salı, Mart 06, 2007

müzik müzik müzikkk

ImageChef.com - Create custom images


8 Mart Incubus@Akatlar


14 Mart Redd@Hayal Kahvesi

17 Mart Dandadadan@Peyote

Not: Mayıss gel artık, Duman özlemi duman duman...

Pazartesi, Mart 05, 2007

sevgili günlük...



Kendimi kapatmışım. Hem eve, hem iletişime. Yalnızlığı seçmişim, sonra sıkılmış ve şikayet etmişim. Düzensizliği seçmişim, sonra sıkılmış ve şikayet etmişim. Ya da yaşadıklarımı ben böyle değerlendirmişim.

Eeeh, at kendini dışarı. Git Suadiye’ye veya Kadıköy'e... Vardır bir film, girersin işte birine. Çıkışta bir kitapevine girer, kendine ikiyüzüncü kitabı veya defteri veya silgiyi veya kalemi veya dergiyi alıp mutlu olursun. Evet, sen, olursun…

Cüzdanıma bakıyorum, taksiye binip sinemanın önünde inecek kadar param var. Günlerdir evden çıkmamak tek bir işe yaramış, param cebimde kalmış. Fakat bir şekilde taksi çağırmıyorum. Yürümek, dolmuşa binmek istiyorum.

Normalde sorsanız, o kadar kendimin farkında yaşıyorum ki, her saniyemi anlatabilirim size... Üçüncü gözüm, veya beni devamlı izleyen o yorucu kameram hep açık, sağolsun. Apartmandan çıkıyorum, fırının önünden geçerken burnuma gelen koku hoşuma gidiyor, tünelin orada her zaman yaşanan trafik sıkışıklığı gene canımı sıkarken önümden aniden bir kedi geçiyor, irkiliyorum… gibi detaylar verebilirim genelde. Bu kez veremiyorum. Tek hatırladığım, taksiye binmeyeyim kararını verip evde temizlik yapan Fatma abla’ya hoşça kal dedikten sonra kapıyı kapayıp yola çıktığım. Bundan sonra hatırladığım ilk karede, fırını, tüneli filan geçmişim ve karşıdan gelen kadını görüyorum. Kadın önüne bakarak ve aceleyle yürüyor. Hava soğuk olduğundan montunun içine gömülmüş iyice. Ama tanıdık geliyor kadın. Geçiyor beni ama ben onu geçemiyorum. Ben ondan geçemiyorum. Sesleniyorum, hala o olduğundan emin olmadığım için önce kısık sesle, o duymadan ilerlerken ben o olduğundan iyice emin bir şekilde biraz daha yükseltiyorum sesimi: İrem???

İrem dönüp bakıyor, şaşırıyor. Neyin var diyor. Oysa ki doktorumun stresten ve uykusuzluktan dediği cilt problemim geçmiş durumda, makyajlı sayılırım, saçlarım düzgün. Yani genel geçer bir kötü görünme durumum yok. Ama İrem neyin var diyor. Evet neyim var. Yani evet bir şeyim var. Bunu İrem anlıyor. Belki bunu ben bile anlamıyorum. Bunu İrem anlıyor.

Bir sonraki karede bir cafede oturuyoruz. Ben karşımdaki kadının yakın zamanda yeni bir ilişkiye başlamış olduğu bilgisine sahibim, ama gariptir, ben konuşuyorum. Gariptir, ben anlatıyorum. Konu benim. Ben, konuya hakimim. Ne anlattığımı biliyorum. Derdimin ne olduğunu biliyorum. Halbuki geri sar filmi, atıyorum evde Fatma abla neyin var senin dese ve gitseydi, bu soruyla baş başa kalsaydım, kendime anlatamazdım o an. İrem baktı, neyin var dedi ve ben anlatıyorum. Düzgün, mantıklı cümleler kuruyorum. Kendi sesimi duyuyorum, anlattıklarımı anlıyorum. Kendime hak veriyorum. Kendimi anlıyorum. Kendimin sırtını sıvazlıyorum. Sonra bana da gerek kalmıyor. İrem diyor ki, sen hem durumunun zorluğunu yaşarken hem de “niye?” diye sorarak zorluğunu iki katına çıkarıyorsun. İrem diyor ki, sen kendi üstüne çok fazla geliyorsun. İrem diyor ki, durumunun “normal” olduğunu kabul etmiyorsun. (İrem demeye getiriyor ki, bunalımınla bile yüzleşemiyorsun.) İrem diyor ki, hayata güç ver, bırak. İrem diyor ki, her şeyi kendin çözmek istiyorsun, biliyorum, doğrusu da bu, ama bazen her şeyi kendin çözemezsin, o zaman hayata güç ver, bırak o çözsün. İçimden diyorum ki, zaten öyle olmadı mı? Ben çözemedim, bıraktım, dışarı çıktım ve hayat dedi ki, sen İrem’i aramayı akıl etmiyorsun, veya belki de yediremiyorsun kimseye ihtiyacın olduğunu, ama ona ihtiyacın var ve ben onu karşına çıkarıcam.

İnsanları sevmiyorum diyorum. Beni bile sevmiyorsun diyor. Gülüyor. Seni bile sevmiyorum diyorum. Gülüyorum. Bugün ilk kez gülüyorum. Bu duyguna hak ver diyor. Bu duyguyu yaşama hakkını ver kendine. Bazen hiç kimseyi istemeyiz. İsteme.

Ben telefonda konuşmayı özledim ama kimseyi aramıyorum diyorum. Ben telefonda konuşmayı özledim ama kimsenin beni aramasını istemiyorum diyorum. Ben telefonda konuşmayı özledim ama telefonum çaldığında, üzerinde gördüğüm isim her ne olursa olsun bir süre bakıp zorlanarak açıyorum/açmıyorum diyorum. Ben telefonda nasıl konuşulduğunu unuttum diyorum. O an, uzun süredir ilk kez beni ev telefonumdan sık sık arayarak dakikalarca muhteşem doyum alarak sohbet ettiğim birinin beni nasıl da hayal kırıklığına uğrattığını ve o güzel tadın nasıl da acılaştığını hatırlayıp, içtiğim kahvenin yanına koydukları kurabiyeyi sokuşturuyorum ağzıma, o acı tadı unutmak için.

İrem diyor ki, telefonda kimselerle konuşmaman, senin konuşmaman değil, konuşacak birini bulamamandır. O sohbetin tadını yakalayamamandır. İnsanları bu aralar sevmemen, senin sevmemen değil, belki de şu aralar etrafında olan insanların seni doyuramamasıdır.

İnsanlar beni yoruyor diyorum. Sanki hep istiyorlar oysa ben hiç bir şey almadığım insanları nasıl da sevdim nasıl da hiçbir şey deme hakkını bulmadım kendimde hiçbir sitem hiçbir istem hakkı bulmadım, ben mi hatalıydım, bu insanları kıskanıyorum bazen bana söyleyebildikleri, benden isteyebildikleri şeyler için, diyorum. Verici olmaya, hep gülümsemeye alışmış ve alıştırmış olduğum için, ne ben alışabiliyorum bu elimde olmadan veremeyen halime, ne de etrafımdakiler, diyorum. Sen diyor İrem bir yolda giderken etrafındaki insanları da vericiliğinle sevginle besleyerek onları da yanına alarak beraber yürüyorsun. Ne zaman ki sen onları geçiyorsun, onlar geride kalıyor, o zaman alıştıkları sevgiyi alamadıkları zaman sana sitem ediyorlarsa yürü yoluna devam et, yalnız olacaksın ama bu senin sen olma bedelin diyor. Sen hep ilerlemektesin çünkü hiç yerinde saymıyorsun sayamazsın diyor.

Sana hayatındaki gelişmeleri soramadım diyorum. Bırak diyor. Tamam insanları aramama hakkını kullan, ama bazen sırf sen anlatmak ihtiyacı duyduğunda, sadece seni dinleyebilecek biri varsa, onu da es geçme, diğerleriyle aynı kefeye koyma, onu ayırmayı ve bundan faydalanmayı öğren, bu hakkını da sonuna kadar kullan diyor. Şaşırıyorum…Alışık değilim diyorum. Biliyor.

(Arada dayanamıyor, konuşturuyorum, ilişkisinin ne kadar güzel gittiğini anlatıyor. İçimi bir huzur kaplıyor.. Bir de umut...)

Boşluğu anlatıyorum. Hep boşluk istemiştim, nasıl dolduracağımı bildiğimi savunurdum şimdi onu da yapamıyorum diyorum. Yaparsın diyor, kendini kandır, oyala bir şeylerle, yoluna girene kadar, ağzına bir emzik ver ve gerisini hayata bırak diyor. Ne bileyim, hep İstediğin dvd’leri al, izlemen gereken filmlerle başla mesela diyor.

Eve iki dvd alıp, güleryüzle giriyorum.

İşte diyorum, hayata bağlanmam bu kadar basitmiş, iki dvd mi hayır, bunu bana gösterebilen bir tek sensin diye mesaj atıyorum İrem’e.

Çok küçücük bir şeydi ihtiyacın olan, belki sadece kambur otururken dikleşmek gibi, veya saçlarını bir toka ile bağlayıp oh be demek gibi. Sana anlatılacak çok şey olduğunu sanıp sonra hiçbir tepki vermediğinde suçu sana atanlara asla yüz verme. Tepene çıkıp seni aşağıya çeken saçmasapan bir ağırlıktan başka bir işe yaramıyorlar. Filmleri bulman süper olmuş. Seni çok seviyorum, diyor bana mesajında. Ben de onu çok seviyorum.

edit: aynı duyguyı farklı kelimelerle anlatan bir blog yazısı... aynılığı şaşırttı ama oluyor işte, zaman zaman oluyor hepimize...

Etiketler: ,

Cuma, Mart 02, 2007

A La Claire Fontaine


Somerset Maugham'ın The Painted Veil (Renkli Peçe) isimli romanından uyarlanmış olan The Painted Veil (Duvak) adlı film, gerek konusu, gerek oyuncu seçimleri, gerek görselliği açısından beni oldukça etkiledi. Ama nedense en çok müzikler... Hem de normalde pek hoşlaşmadığım fransızca dilini öğrenerek aksanlı aksanlı şarkı söylemek ve ilk ve ortaokulda deli gibi çalıp, sonra da aptal gibi bıraktığım piyano'ya düşündüğümden daha hızlı bir dönüş yaparak terennüm etmek isteyecek kadar çok...

Hele film biterken, çocukların eşlik ettiği A la claire fontaine isimli şarkı... Kesinlikle sözlerini bulup ezberleyip en azından kendi kendime de olsa söyleyeceğim. mp3'ünü aradığımda karşıma birkaç yorum çıktı ve Carmen Campagne isimli Kanadalı bir bayanın söylediği versiyon da gayet hoşuma gitti. Tavsiye...

kendime not: Somerset Maugham'ın kitabını da alıp oku. Filme nasıl senaryolaştırılmış, incele. Sonra aklına takılan şu Gabriel Garcia Marquez'in Kolera Günlerinde Aşk kitabını alıp oku. Arada bir benzerlik var mı, bak. Bir de bu kitabın da filmleştirileceği konuşuluyordu, ne olmuş, araştır. Aferin.

Etiketler: , ,

Bookmark and Share