Salı, Haziran 27, 2006

HAYDİ BU PAZAR ROTALLİ'YE!!!!!!

Rotalli, İstanbul Şişli Rotaract Kulübü tarafından 14 yıldır geleneksel olarak düzenlenen hıza dayalı olmayan bir şehir rallisidir.

Her yarışmacının eline soru kağıdı verilir. Bu soru kağıdı, yarışmacıların hem parkuru bulmalarını sağlar, hem de bu parkur üzerinde cevaplamaları gereken soruları içerir.

Örneğin, yola çıkıp ilk sola dönün, karşınıza çıkan kebapçının adı nedir (soru 1). Kebapçıdan sağa dönün 300 m gidin, sağdaki parkta kaç tane salıncak vardır sayın (soru 2). Tekrar düz ilerleyin burada bulunan pembe villada oturan ev sahibinin adını öğrenin (soru 3).Villanın yanından aşağıya inen merdivenli yolda kaç basamak var sayın (soru 4).

Böylece sorular yanıtlanırken yarışmacılar aynı zamanda parkur üzerinde ilerlemiş olurlar. Yarışmacılardan kendilerine verilen süre içerisinde sorulara en çok doğru yanıt veren ve kurallara uygun olarak parkuru tamamlayan araç ; takımı oluşturanlar birinci olacaktır.

Start alanında yer alacak faaliyetler :

Start alanında bulunan yaklaşık 200 kişilik katılımcı ve seyircilere yönelik, yiyecek ve içecek ve eğlence standları.

Ses sistemi aracılığı ile müzik yayını yapılması

Organizasyona sponsor olan ve ürün dağıtımı yapacak firmaların standları.


ödüller
(tüm ödüller 4 kişiliktir)


1.lik ödülü : The Marmara Antalya’da 1 Hafta Tatil (Türkiye’nin ilk High Individual Places (HIP) Oteli)

2.lik ödülü: Antalya Xanadu Otel’de 3 Gece (Perşembe-Pazar) “High Class All Inclusive” Tatil

3.lük ödülü : Land Rover Experience Center- Off Road Egitimi (500 € degerinde) (Dilediginiz Land Rover modelini egitim esnasinda kullanacaginiz arac olarak secebilirsiniz)

Yer: İstek Acibadem Lisesi
Tarih: 2 Temmuz 2006
Saat: 11.00



Katilmak isteyenler bana mail atsin: blossomel@gmail.com veya buraya post atsin.

Cuma, Haziran 23, 2006

"Sıradana Övgü"


Toplumun ona sunduğu makul yaşantıyla ciddi problemi olan insandır edebiyatçı. Belki de tercih o güzel mesleklerle yazarlık arasında değil, çıldırmakla zor bir tedavi sürecine evet demek arasındadır. Ve edebiyatın yazara en büyük iyiliği onun akıl sağlığını korumasıdır...

Toprak Işık

Sıradana Övgü

Pazartesi, Haziran 19, 2006

ÖSS

Aaah ah tam on yıl olmuş ben ÖSS'ye gireli. 2006 ÖSS'ye girenler ne şanslı, artık etrafta gerçekleri söyleyen daha çok insan var. Bizim zamanımızda (vay be bunu söyleyecek zaman gelmiş demek, fırk) sakın sene kaybetme, bir üniversiteye gir de ne olursa olsun, diploma herşeydir gibi gazlamalar varken, Radikal Cumartesi, GERÇEKLERİ fırlatıvermiş çağımızın gençlerine: ÖSS, üniversite falan yalan bunlar, sen kendine yatırım yap, hayat okulundan mezun ol. Evet, hayat okulu.. Çok klişe bir laf olmakla birlikte çok da gerçek.

Radikal Cumartesi'nin de gazıyla, belki bloguma ÖSS'ye yakın zamanda girmiş veya girecek gençler de girer diye düşünerek kendi deneyimlerimden dem vurmak istiyorum.

Lisede vasat bir öğrenciydim. En iyi derslerim: ingilizce, müzik, yaratıcı yazarlık, türkçe ve psikolojiydi. Tiyatro kolundaydım, bazen de koroya falan katılırdım. Şimdi dışardan bakınca kendime, aferin ya, aslında senin ne olacağın az çok belliymiş desemde, o zamanlar hiç farkında değildim. Annem ve babamın da benden 19 yaş büyük olması ve bu konularla gerçekten uzaktan yakından ilgileri olmamaları, yönlenme konusunda biraz zorlanmama sebep olduysa da, sadece onları suçlamıyorum. Lise 2'de artık ÖSS kabusları, dershane muhabbetleri, sınava hangi bölümden gireceksin soruları başlamıştı. Ben yazı yazmayı seviyordum, hikayeler yazıyordum. Gazetecilik iyi olur diyordum. Veya psikoloji, evet evet psikoloji de benlik bir bölümdü sanki. Lisenin rehberlik bölümü bizimle irtibata geçti, önünde notlarımız, güya bizi tanımaya çalışmak için sorular soruyorlardı. Matematiğim ve coğrafyam zayıftı biraz, dolayısıyla psikolojiyi kazanmamın çok zor olduğunu söylediler. İngilizcem çok parlak rakamlarla göz kamaştırdığı için, daha fazla beni tanıma zahmetine katlanamayan rehberlik öğretmenlerimiz: sen dilden gir bak dilden. İngilizcen çok iyi, kesin bir üniversiteye "kapak atarsın", ayrıca arap dili yaz, leh dili yaz, japon dili yaz, bunlar da ilerde çok önem kazanacak bölümler, diye rınnnn rınnnnnn tam gaz, konuştular.

Sosyalden gireceğimi düşünerek dershaneye başlamıştım halbuki. Hemen sınıfım değiştirildi, dil sınıfına alındım. Sınıfta liseden bir arkadaşım daha vardı. Ben,dedi Romen dili'ni de yazıcam, babamın işyerinde Romanya ile bağlantılar var, sen de yaz. Buna da tamam. (bkz arkadaş gazı)

Uzatamayayım, bu arkadaşımla İstanbul Üniversitesi Romen dili ve edebiyatı bölümünü kazandık ve dört sene Beyazıt yolları taştandı...Fakat ben baştan çıktığım için pişmandım. Ama bu pişmanlığım bende hala ve hala "bırak şu okulu, bir daha gir ÖSS'ye, gir Yeditepe'ye falan gazetecilik mi ne istiyorsan oku" mantığını öğretememişti. Hala "sene kaybetmemeliydim". Meğer seneler öyle bir kayboluyormuş ki benim haberim yokmuş. Son sene, e artık yaş daha bir aklı başında yaş olunca toparlamaya çalışıp halkla ilişkiler sertifika programları, dil kursları, ne çıkarsa önüme saldırdım. Yeditepe Üniversitesi Sinema Tv master bölümüne girdim 2000'de, hala da çıkamadım, daha önceki postlarımda bahsettiğim kısa filmi verip kurtulucam inşallah.

Yaş 27. Benim iş tecrübeleri şöyle: dergi stajı, prodüksiyon şirketi belgesel asistanı, web pazarlama, web editörlük, web müşteri koordinasyonu, evden çeviri...

Yaş 27. Ben hala okumaya doymadım. Yaş 27. Ben hala hiçbirşeyin uzmanı olarak hissetmiyorum kendimi. Yaş 27. ÖSS'ye girecek gücü bulsam kendimde, bir dört sene daha lisans okumak isterim. Yaş 27. Kafa hala karışık: BEN KİMİM???

Bu deneyimin sonuçları:

1- Lise2'den itibaren, yaşları sizden büyük, deneyimli insanlarla konuşun. Kendinizi anlatın, yeteneklerinizi, gönlünüzden geçeni belirtin. Tavsiyeler isteyin, hemen hepsine uymayın, kafanızda tartın, daha çokk vaktiniz var.

2- Üniversiteye kapak atmak, sene kaybetmek gibi terimleri hafızanızdan silin. Seneler zaten geçiyor, onları kaybettiğimizi biliyoruz, ama istemediğiniz sevmediğiniz ve hiçbir işinize yaramayacak bir bölüme girerseniz işte o zaman sene kaybediyorsunuz.

3- Popüler meslek diye halkla ilişkilerci olunmaz. Kız verirler diye mühendis olunmaz. Resim kabiliyetiniz varsa ressam olunuz. Pazarlama kabiliyetiniz varsa pazarlamacı...

4- ÖSS'yi kazanamadınız mı? Veya istemediğiniz bir bölümü mü kazandınız? Oh ne güzel, önünüzde kocaman bir sene var, ha gayret, bir sene daha dişinizi sıkmanız, tüm geleceğinizi size armağan edecektir. Gerçekten istediğiniz bölüm için bir sene daha çalışın. Hem lise de bitti, zaman sizin.

5- Üniversiteye girince mi anladınız yanlış bölüm olduğunu? Hala geç kalmadınız, bırakın okulu veya mümkünse yatay/dikey geçiş için elinizden geleni yapın.

6- Üniversiteyi hiçbir şekilde kazanamıyor musunuz? Tamam, sorun değil. Açık öğretime girin, bu arada da boş zamanlarınızda kurslara, seminerlere katılın. Diploma herşey değil. Özellikle günümüzde çok çok güzel seminerler kurslar atölyeler oluyor.

7-Staj yapın. Bol bol staj yapın. Para vermeyecekler bir süre, küçük işler yaptıracaklar. Bir süre katlanın bunlara ve ben buradan ne kaparım'a bakın. Ama bir süre tabii!

8- Bir şeyin uzmanı olmaya bakın. "Bir" şeyin, on şeyin değil. "Bir" konuda çok iyi olursanız, o iş için mutlaka birilerinin size ihtiyacı olacaktır.


İşte böyle. Bunlar benim aklım başıma geldikten sonra anladıklarımdı. Ve bu sadece benim söylediğim şeyler değil, benzer deneyimlerden iyi veya kötü geçmiş herkes bu sonuçlara varıyor. Özellikle sınavı kazanamadığı için intihar girişiminde bulunduğunu veya ailesinden şiddet gördüğünü öğrendiğimiz gençler varken ülkemizde, bu sonuçlar bence önemli.

Lise'de olup kafası karışmış arkadaşlar, buraya uğruyorsanız, aklınıza takılan birşeyler varsa seve seve fikirlerimi, deneyimlerimi sizinle paylaşabilirim, sormanız yeterli.

NOT: Beni gaza getiren Radikal makaleleri:

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=5970

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=5969

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=5968

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=5966

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=5964

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=5965

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=5971

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=5972

Pazar, Haziran 18, 2006

Yolcu yolda, geliyor...



Çekimler sona erdi. Bu hafta kurguya giriyoruz. Herşey iyi gitti, sorunsuz gitti, ama kurguda belli olacak kazın ayağı. Umarım, kafamdaki hikaye, ortalama da olsa düzgün bir şekilde ortaya çıkar. Evet, "Yolcu" haftaya bitecek inşallah... Teşekkürlerim daha sonra...

Bu arada, bu deneyim de gene gösterdi ki, bir işe başlayınca arkası çorap söküğü gibi geliyor lafı doğruymuş.

O, bu şu değil de,ne haftaydı ya... Morrissey konseri ve hayatın şok!!ları, çekim koşturmacaları, aile kavgaları, iş görüşmeleri, karar verme aşamaları...Bu hafta külçe gibiydi.

Artık önümüzdeki haftalara bakıcaz...

Salı, Haziran 13, 2006

Oyun

Hayat bir oyundur derler. Bu cümlenin, kaç anlamı var sizce? Yaşadıklarının gerçek olduğunu bile hissedemeyecek kadar kendine uzak, bir hayalet gibi yaşama uzak, ama bir o kadar da hayat hakkında ahkam kesen insanlar vardır. Onlar duygularından ve bir filmin içindeki bir karakter olduklarından o kadar emindirler ki, yaptıkları herşeyi temize çıkarırlar. Nasıl olsa hissetmiyordur yaşamı, dolayısıyla istediği gibi davranabilir. Hayat bir oyundur, öyleyse birçok yaşam hakkımız, can hakkımız vardır, sanırlar. Oyun biter, yeniden başlar sanırlar. Şarkı sözleri, büyük avuntu olur böylelerine, ya da bir filmdeki bir karakter, ya da bir sahne. Büyük sözler ederler yaşamla ilgili, ya da büyük sözler etmiş şairleri, düşünce adamlarını, söz yazarlarını refere ederler. Onların arkasına saklanarak vicdan temizlerler.

Onlar vicdan temizleyedursun, başka hayatlar söner onların bu oynadıkları oyunun içinde. Ama umurunda mıdır dünya, bizim masal karakterimizin? O gerçek olamayacak kadar güzel, gerçek olamayacak kadar çirkin, doğru, yanlış, iyi ve kötüdür. O herşeydir. O hiçtir. Evet, bence de o bir hiçtir.

Cuma, Haziran 09, 2006

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind


E.T'yi seyredip acaba uzaylı bir ziyaretçimiz olacak mı gerçekten derdik... Bu filmler öngörümüzü mü geliştiriyor derdik. Bir savaş filmiyse söz konusu olan, acaba bir mesaj mı var derdik veyahut dimi... Son zamanlarda izlediğim bazı filmlerse beyin dediğimiz organın, insanlara sanal ihtiyaçlar yaratarak köşeyi dönmek amaçlı kullanılmasında ne kadar başarılı olabileceğini kanıtlar gibi ve bu öngörü korkutucu...

Uzun zamandır bir filmden bu kadar etkilenmemiştim. Altyazı iki senedir basbas bağırıyordu o yüzden biliyordum birşey vardı bu filmde ama ne vardı.. Gittim, gördüm, öğrendim ne varmış.

The Game'de olduğu gibi, bir şirketle karşı karşıyayız. Oyun kuran şirket yerine hafıza silen şirket. Final Cut'ı da hatırlattı Eternal Sunshine. Final Cut'ta da, sinema sanatı için kullandığımız kurgu tekniği, insanların kendi hayatlarında yaşadıkları anıları kurgulamak, cut paste etmek için kullanılabilir hale geliyordu. Evet, bu senaryoları yazanlar senin benim gibi insanlar. Aklımızdan bir saniye için geçip aman ne saçma dediğimiz, ama oldukça insani duygu ve düşünceleri senaryo haline getirerek bizi şaşırtmaya devam eden senaristler ve yönetmenler bunlar. Keşke geçmişimi düzeltebilsem fikri hangimizin kafasından geçmemiştir ki? Al sana Final Cut al sana Butterfly Effect. Ya da, "ya şu insana -şakadan- öyle dersler vereyim ki hayatının değerini anlasın" fikri hangimizi kafasından geçmemiştir? Al sana The Game, al sana Saw.

Yaşadığım şu şu şu anıları tamamen silmek istiyorum fikri ise biz insanoğlunun en büyük zaafı olsa gerek. Bu bir aşk acısı olabilir, bir tokat, bir söz, bir hata, bir hayalkırıklığı, bir başarısızlık olabilir, hayatımızın herhangi bir alanında. Yaşanmış bitmiştir aslında, geçmiş gitmiştir ama onu canlı tutan şu kahrolası belleğimiz değildir de nedir? Anı dediğimiz şey nedir ki biz hatırlamamayı seçiyorsak? Bu film bir yandan anılarımızın herşeye rağmen bizi biz yapan şeyler olduğunu hatırlatırken bir yandan da ilerde hangi zaaflarımızdan dolayı saçmasapan şeylere para vericez, saçmasapan şirketler, saçmasapan iş alanları, saçmasapan sömürü alanları açılacak diye düşündürüyor. En azından beni düşündürdü. Teknoloji gelişiyor, beyinler de gelişiyor ama kötüye işleyen beyinler zaaflarımızdan yararlanmak için her gün yeni kapanlar kuruyor bize. Galiba beni bu filmde en çok rahatsız eden, The Game'de olduğu gibi, bu hayal şirketler olmuş. Biz insanoğlundan herşey beklenir çünkü.

Ha bu arada filme taptım yaa, yanlış anlaşılmasın, oyuncular zaten favorilerimden oluşmuş resmen, kızın saçları, buz üstündeki sahneler, diyaloglar... dört dörtlük. Bir insanı herşeyiyle tanıyıp herşeye rağmen sevmek üzerine çok güzel çok özel bir film.

Perşembe, Haziran 01, 2006

Cin Ali VS ToNtoN Aliii




Ayh Zeynep alemsin, Tonton Ali ha, hahaahahahaha... Cin Ali'yi biliyorum da bu Tonton Ali'yi hiç hatırlamıyorum hohohohooh. Nasıldı Cin Ali gibi çöp değildi bu herhalde ehehhhehehe. Hoş Cin Ali de ne gerzek birşeydi yaa dimi, hatırlıyor musun Evren hhahahaha. Cin Ali'nin serisini okudum ben olm, sanki Tolstoy okudun anasını satiim hoahahahoho.

O diil de ben bitlenmiştim, hangimiz bitlenmedik ki zaten? Evren bitlenmemiş bak, ama biz kızlarrr kaç defaaa dimi... Zeynep öldürüceksin beni yaa, "yine ben bitliydim, hoca kontrol yapıyordu, inşallah bitli olduğumu anlamaz diye dua etmiştim" demez mi? Bitli olmak... bitli olduğumu anlamaz... hohohaahahahahahaha.. sanki bitli olmak senin seçiminmiş gibi... ama o yaşlarda hiçbirşey bizim seçimimiz değildi ki...bit yaa bit... oyh ölücemm gece gece nerden çıktınız siz?

kalem kutusu mıknatıslı olan, veya ne bilim bi yerine basınca kalemtraş attıran falan çocuklar başkaydı. vaaay kalemkutu yapmışsınnn derdik.. aslında bu tabiri kullanmazdık, bu yapmışsın tabiri lise zamanlarıma denk geldi benim. ama onu demek isterdik kıskanç bakışlarımızla ilkokulda... suluk mu? hohahahahah evet yaa zeynep suluklarımız vardı.. demek senin suluğun telsiz şeklindeydi haa, eheheheuoo gülme evrennn ayh. benim beslenme çantam da kırmızı bir ev şeklindeydi. Beslenme çantası.. Hoohhahahaha. Her birinde başka başka sandviçler, kekler, sütler olan ve pis pis kokan çantamsılar. Bakalım bugün annem hangi sevmediğim yiyeceği koymuş ve bugün sınıfımı neyle kokutucam bakalımm.. mmmh mis gibi salam, muzlu süt, içerken kolum çarpar dökerim falan iyice koku yayılır sınıf iğrenç bir hal alır yanımdaki de köfte ekmek getirmiş zaten benim muzlu süte gerek kalmadı kötü koku için ahahhahaauauahah..

off zeynepp evrennn gece gece iyi ki geldiniz işedim resmen altıma beaaa...

Çekimler başladı


2000 yılında girdiğim, dersleri 2002 sonunda bitirip, senelerce tez yazmadığım için afla geri döndüğüm okuluma son projemi teslim edip, inşallah ruhumu da teslim etmeden mezun olucammm.

Bu bir kısa film projesi. Senaryo ve yönetmenlik benden. Oyunculuklar, beraber tiyatro yaptığımız arkadaşlarımdan. Kamera Özlem'den. Kameramanlık ve yönetmen yardımcılığı Ediz'den. Bakalım neler olacak. Dün ilk çekimimizi gerçekleştirdik. Heyecan doruktaydı. Kafamdaki hikayeyi anlatabilen bir film çıkarsa ortaya, sanırım keyiften uçucam. Çok da iddialı değilim, bu benim ilk yönetmenlik denemem. Ama olduğu kadar, herşeyin bir ilki vardır değil mi?
Bookmark and Share