Cumartesi, Kasım 19, 2005

SAW'u saw'dunuz mu?

Ben pek korku filmi sevmem. Özellikle ruhlu, perili, cinli filmleri hiç sevmem. İstisnalar vardır mutlaka, mesela The Others güzeldi ama The Ring gibi filmleri gerçekten sevmiyorum. Gereksiz bir huzursuzluk yaşatıyor izlerken. Ses efektleriyle yerinden zıplatıyor, iğrenç mahluklarla midenizi bulandırıyorlar. Hele japon filmindeki klişe uzun saçlı kız ve su kombinasyonundan sıkıldım. Bu japonların saç ve suyla ne dertleri var çözebilmiş diilim. Allah da çözdürtmesin tabi.

Ben genelde şunlardan hoşlanırım şunlardan hoşlanmam gibi sınırlarını belirleyen bir insan olmadığım için, ne tarz filmleri sevdiğimi de düşünüp taşınmamıştım doğrusu. Ağır bir fransız filmi de şahane olabiliyor, aksiyon bir hollywood yapımı da... Ama şunu anladım ki, akıl çalıştıran, şaşırtan filmler her zaman benim için daha çekici. Favori filmlerimden saymam gerekirse: The Game, Fight Club, Pulp Fiction, Sliding Doors, Truman Show... Ortak noktalarına bakıyorum da, hep akıl oyunları, hep şaşırtmacalar.

Ama uzun süredir beni bu kadar şaşırtan bir film olmamıştı: SAW'dan bahsediyorum.

Saw 2004'te sinemalardaydı. İkincisi de çekildi ve o da geçtiğimiz günlerde vizyona girdi. İkisi de beni sarstı, gerçekten çok etkilendim.

İşin garibi, bu film, "korku" filmi olarak tanımlanıyor çoklukla. Ve benim gibi gereksiz zıplamalardan hoplamalardan hoşlanmayan insanlar korku filmi önyargısıyla gitmiyorlar b filme. Amann hiç korkamam, şeklinde. Tamam, filmde vahşet var. Ama bu film bir "korku" filmi değil. Amaç biz izleyicileri korkutmak değil, sarsmak. Ne cin ne peri, ne akıl dışı olaylar ne de sadece ses efektleri. Bu film bambaşka.

Aslında bir fikir vermesi için şu iki filmin karışımından oluşuyor diyebilirim: Se7en ve Cube. Se7en'daki polisiye olaylar ve katilin mantığı, cobe'deki ölüm kapanlarıyla birleşmiş. Ve oyun devam ediyor...

Filmin senaryosunda en çok beğendiğim şey de şuydu: İnsan neden yaşarken gayet düşüncesizdir de konu ölüme gelince çaresizleşir, ölümden kurtulmak ya da başkasını ölümden kurtarmak için herşeyi yapabilecek konuma gelir?

İlginçtir, filmin senarist ve yönetmenlerinin yaş ortalamaları 28. Maşşallah diyor ve bu filmi görmenizi tavsiye ediyorum. ( Uykulara girecek işkence sahneleri yok değil ama filmin akıllıca senaryo ve kurgusunu izlemek için biraz uyku kaçmasına değer diyorum, veya ben manyağım:))

Salı, Kasım 15, 2005

Turkline'da Son Haftam!


Bu Cuma, 16.02.2004 tarihinde girdiğim Turkline şirketinde çalışmalarıma son veriyorum. Buraya metin editörü olarak girdim. O zaman müşterilerimizden biri Turkcell'di. Banner, mailing gibi metin gerektiren, yaratıcılık gerektiren işler benim işimdi. Reklam yazarlığı gibi birşeydi aslında. Çok zevkliydi. O zamanlar şirketin yoğunluğunun, ne işler yapıldığının pek farkında değildim. Elif diye tatlı mı tatlı bir kız koordinatörlük yapıyor, bana Turkcell ile ilgili bilgi veriyordu. Bir diğer müşterimiz Akbank Akbank sitesini yeniletiyordu ve sitede yer alacak tüm metinlerin, evet tümm metinlerin revize edilmesi gerekiyordu.İşimi seviyordum. Bu arada işyerim 4.leventte ve çıkabildiğimiz en erken saat 19:00. Neyse Akbank'ın sitesi açıldı, Turkcell işleri sona erdi falan derken patronlarım, artık koordinasyon işine girsen iyi olacak dediler. Ben ??? derken kendimi tam 12 şirketle başederken bulmuştum bile. Koordinasyon bana göre bir iş değil ama gene de acaip şeyler öğrendim ve hoşuma gitmedi diyemem. Ama çok yorulduğumu da eklemeliyim. Hem bilmediğim bir işe adaptasyon, hem bir yandan editörlüğe devam (www.exi26.com özellikle), hem çok geç saatte biten bir iş, vs vs... Açıkçası bu tempoya bir süre dur demek için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Ama ciddi bir bahaneye. Master imdadıma yetişti. Master ve işi de birlikte yürütmeye çalıştım ama baktım olmuyor. Frene bastım. Acı bir çığlıkla yerde sert bir izle durmaya çalışıyorum şimdi. Altı sene iş hayatında olduktan sonra ilk kez bir kaç ay özgür kalmak, sadece okuluma yönelmek, evde ders çalışmak, okuluma saatinden önce gidip öğrenciliğin tadını çıkarmak. evet buna bir süre de olsa ihtiyacım var.

Resimde Turkline'daki masamda beni görüyorsunuz, işe başlayalı beş ay olmuş olmamış.

Cuma, Kasım 11, 2005

Sigara ne acaip bişi ya


Şimdi başlıktan sigara içen biriymişim gibi anlaşılabilir ama hayır. Zaten astım'ım da var ama sigara içmeme sebebim bu değil. (Astım olduğumu keşfeden doktorum sigara içiyosun dimi, hadi hadi içiosundurrr yapmıştı, anneme siz çıkın isterseniz falan demişti hani annemden çekiniyorum hesabına. içmiyorummmhhh)

Çocukken sigaraya dokunamazmışım. Bırakın yakıldığındaki pis kokusuna dumanına tahammülsüzlüğü, kağıdı bile beni irrite edermiş. Hani gaddar anne babalar komiklik olsun diye cüce gibi çocuğun eline sigara, içki falan verip karşısına geçip gülerler ya, bende tutmazmış bu sigara söz konusu olduğunda çünkü derhal bırakırmışım yere düşermiş. İlginçtir, yakın arkadaşlarımın hiçbiri de sigara içmemekte. Yani bi de böyle grup halinde arkadaşlarım var, şaka gibi ya bir tanesi bile içmiyor. Çağrı, Gaye, Çağdaş, Melike, Hande, Emre, Bekir.. Bu bi grup arkadaş mesela, birlikte takıldığımız. Ve içmiyorlar. (Emre ve Çağrı afbuyurun az biraz sefa pezevengi olduklarından puro içerler arada.. ama o da arada...)

Al master sınıfım: Özlem, Ediz, Ayhan (yeni yeni tüttürüyo azcık da zamanında yoktu hiç) Masis (bu da başladı çünkü bu da az sefa pezosu diildir, keyif verici şeylerden hoşlanır içki olsun sigara olsun- ha ama burda anlamadığım şu zaten, bu kadar pis ve çirkin bir tad nasıl oluyor da keyif veriyor anlamış diilim hayır ben de sefa'cıyımdır-nasıl kendime küfür etmedim? :)))

Al lise arkadaşlarım: Elif, Tuğba, Bezen, Selen.. yok, hala içmezler.

Üniversite: Müge, Filiz, Dinçer.. Yok kardeşim içmiolar.

Can'ım : İçmiyorrr

Ha bu arada annem ve babam. Betim'in deyimiyle (kendi annesi için kullanmıştı) içmiyor bunlar, yiyorlar direk. Ciddi bir tüketim söz konusu. Çocukluğumda arabada az boğulmadım. Bir de astımım yaa el insaff.

Eee nereye getirecem lafı? Ha yani şimdi çevremde seçtiğim insanların çok azı sigara içiyor ve ben sigara içilen ortamlarda gerçekten çok rahatsız oluyorum. Özellikle, Mojo gibi kapalı kalabalık ve küçük mekanlarda tıkış tıkış bir anda sigara yakıp iki gramlık oksijeni de o iğrenç dumanla bitirenler yok mu hakkaten allah akıl fikir versin yaa.. Ama öte yandan şu fikir çok çekici geliyor bana: Canın sıkılmış, yak bir sigara, elin oyalansın, dudağın oyalansın. Evet evet. Yani ben canım sıkıldığında deli gibi abur cubur yiyen, ve gene canım sıkıldığında elimde mutlaka birşeylerle oynamak isteyen (ne bilim kalemdir anahtarlıktır) biri olarak sigara içmek aslında tam benlik bir eylem uzaktan bakıldığında. Bir de bazı insanlara karizma açısından çok yakışır ya, resmen içmelidir yani o sigarayı, içmezse karakterinde ve dış görünüşünde birşeyler eksik kalacaktır adeta. Yani öyle bir karizmaya da sahip olmak isterdim açıkçası. Kendini film karakteri zanneden ben, izlediğim ve hayran olduğum karakterlerin elinde illa görüyorum bu mereti. Pek bi artizlik gibi duruyo. Halbuki iğrenç yaa, harbi iğrenççç, kimse kusura bakmasın. İçine çekiyosun iğrenç, eline kokusu siniyo iğrenç, saçlarına siniyor berbat, kıyafetlerine siniyor rezalet, dişlerin sararıyor, cildin bozuluyor, lanet şeyin bir iyi özelliği yok ki.. Anlarım tadı güzeldir, ama zararlıdır (hayattaki bir çok şey gibi) tamam. Ama tad denen şeyden nasibini almış bi arkadaşımız diil ki bu sigara. Yani geçtim zararlarını yemin ederim, neler yemiyoruz ki, ben şahsen pisboğaz bi insanım, kokoreçtir, alkoldür, çikolatadır, gayet sevdiğim şeylerdir bunlar. Sigara yaa.. ne acaip bişi.

İki tane hocam var, sinema tv'den. İki kadın. İkisi de takdir ettiğim, hayranlık duyduğum hatunlar. Bunlar sarma sigara içiolar mesela, offf. İzlemeniz lazım. Bol yüzüklü parmaklarla önce sigaranın ceketini alıyorlar, sonra tütünü içine rulo gibi yerleştirip dilleriyle ıslatarak incecik bir sigara haline getiriyorlar ve içiyorlar. Bir şölen ki sormayın. Yani bunu izlerken bir gün dayanamayıp "hocam ver bi tane de ben sarayım yaa şu meredi allasen aaa canım çekti" dicem ondan korkuyorum. Bu hatunlardan biri çayının içine ayva atar, sigarasını yakar ve derse başlardı. Bize de çay söylerdi, arada içerdik. Birgün gene çay? dedi biz ı-ıh, sigara zaten içmiyoruz, ayy ne sıkıcısınız yaaa dedi kadın!! Kötü alışkanlığımız yok ya, sıkıcı olduk! Olduk anasını satayım.

Ha bi de Çağdaş var. Bu Çağdaş sefa pezosu değil mi? Allahııı. Eee peki bu adam nası bi adam yaa? Bu adam da hayatımdaki ilginç tiplerden biri. Adamın maddi durumunun maşşallahı var. Gezmeyi tozmayı keşfetmeyi çok seven, dolu bir adam bu. Her mekana girebilmesi, kapıda hiç sorun yaşamamasıyla ünlüdür aramızda. Bunu da ayrıca anlatıcam sonra. Yurtiçi yurtdışı gezmediği yer, girmediği bar disco kalmamıştır. Peki bu adam nası bi adam? Sigara? I-ıhh. İçki? Ağzına sürmez. Barda discoda alkolsüz meyve kokteyli, sabahları kahvaltıda süt, yemeklerde meyva suyu içen birinden bahsediyoruz. Spor desen alasını yapıyor. Sıkıcı mı şimdi bu adam haaa hocam sorarım sanaaa, bir sigara içmekle olmuo bu işler hadi bakiim.(Ulen kadın yalamış yutmuş herşeyi heryeri kime diosun ayıptır. Sus bee istediğimi derim bu benim blogum. iyi de yanlış tanıtıosun kendini, sen hayransın o kadına. ay sanane yaaa offf, tamam bee ne halin varsa gör.)

Sigara... Ne acaip yaa...

Çember

Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın
Kendin içindeyken
Kafan dışındaysa
Çaresi yok kardeşim
Her akşam böyle içip kederlenip
Mutsuz olacaksın
Meyhane masalarında kahrolacaksın
Şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın
Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın


Murathan Mungan

Çarşamba, Kasım 02, 2005

Başak&Melis




İşte hayatımdaki kadınlardan biri daha! Başak.

Başak'la tanışıklığımız da ilginç bir hikayedir. Rotaract'tan sevgili arkadaşım Eda ile Taksim'de buluşup Ara Cafe'ye gittiğimiz bir gün tanıdım Başağı. Eda'nın ikizi Alper'in arkadaşı aslında. Dolayısıyla Eda'nın. (Dolayısıyla benim,oldu) Geceyi birlikte geçirecektik Taksim'de. Sigara alsak dedi. (Sigara içmem, içeni de pek sevmem, ama şöyle bir huyum vardır, arada sevdiğim insanlarla dışarı çıktığımda Captain Black çikolatalı veya en hafifinden Salem alıp içime çekmeyi bilmeden püftürürüm sırf keyif olsun espri olsun diye)Dedim eyvah sigara içiyorsa... Beynimi okumuş gibi, aslında sigara içmem içmeyi bilmem de, sadece özel günlerde Edayla bir paket alırız, iki üç tane içeriz dedi. Oha 1 dedim.

Oradan Arka Oda'ya geçtik. Eda'nın başka bir arkadaşı geldi. Erdem. Onu da severim bu arada, kafa çocuktur:) Başak orda tez konusunu anlatmaya başladı. İşletmeye felsefi açıdan yaklaşımlar, psikolojik açıdan yaklaşımlar. Oha 2.

Güzel bir geceydi, öyle bitti. İkinci görüşmemizde aşktan bahsettik Ohalar devam etti. Üçüncü görüşmemizde sinemadan. Dördüncü görüşmemizde Edayla beni evine çağırdı. Odasında bize çikolatalı cappucino ve pasta ikram ederken CD'ye Leonard Cohen koydu, yere oturdu ve karşılıksız, uzaktan sevdiği adamı anlattı. Bu kız ne kadar yakın hissettiriyordu bana böyle...Dinlediği müzikle, odasıyla, sevgisiyle...

Aylar ve yıllar birlikte sahile gidip, taksime gidip, karaköye gidip oturup sohbet etmekle, kitap okumakla, yazı yazmakla, konuşmakla paylaşmakla geçti.

Hele bir oha'lık olay var ki...

Hakan Günday'ı keşfettiğim günlerdi. Başağa Kinyas ve Kayra'yı anlata anlata bitiremiyordum. H2000'e gidiyorduk. E bana da alalım şu kitabı öyleyse dedi. Beşiktaş'tan gittik ona bir tane Kinyas ve Kayra aldık. H2000'e varır varmaz çimenlere oturduk ve Bülent Ortaçgil eşliğinde kitabı okumaya daldık. Hakan Günday'ın resmi vardı kitabın arka kapağında. Karanlık, uzak bir fotoğraftı, pek seçilmiyordu ne menem birşey olduğu ama ipucu veriyordu. Onu inceledik bir ara. Kitabı bir kenara bırakıp konser izlerken bir ara Başak, bir adam geçti böyle karalar içinde, sanki Hakan Günday'dı dedi. Ehe tabii dedim. (Bu arada Hakan Günday Antalya'da yaşıyor)

Akşam oldu. Karnımız acıktı. Yemek bölmelerine doğru yol alırken daha önce dikkatimizi çekmeyen (kalabalıktan dolayı çekEmeyen) stantlara takıldı gözümüz. Bir tanesi kitap stantına benziyordu. Yaklaştıkça.. yoo yoo... Stantın üstünde Doğan Yayıncılık yazıyordu. Yaklaştıkça.. yoo yoo... İmza günü yazıyordu. YOO YOO YOOOO Hakan Günday yazıyordu!!!! Koşarak yaklaştık. Stantta duran adam bize Hakan Günday'ın gün boyunca orada olduğunu, yaklaşık bir saat önce çıktğını söyledi!!! Şaşkınlıktan küçük dilimizi yutarken, yarın Antalya'ya gidecek. Bu akşam Taksim'de bir otelde kalıyor dedi. Biz artık dinlemiyorduk.. Sadece bakıştık...

Bunun gibi pek çok tesadüf doldu hayatımız Başak'la. Ha o da Elif Şafak'çıdır bu arada. Araf çıktığında tünelde bir cafe'de çikolata yer gibi bir iştahla okumuştuk.

Başak şimdi Kanada'da. Doktora yapıyor. Ve ben onunla gurur duyuyorum.

Başağı anlatmak bu kadar olmaz. Yazılarımda hep olacaktır, hep anlatılacaktır kendisi.

İşte böyle birşey...

Salı, Kasım 01, 2005

IYI BAYRAMLAR SIMDIDEN




Ben Kapadokya-Kayseri gezeceğim bu bayram... Görüşürüzzz...

Nihan&Melis


Yıllardaaaan..mm 2002 falan. (o kadar oldu mu yaa) Videotek diye bir prodüksiyon şirketinde çalışıyorum. Acaip çaylağım. Ürkek bir tavuğum. Böyle durumlarda insan kendini yalnız hisseder. Aksi gibi şirket bencil, ukala, neredeyse kötü niyetli diyebileceğim insanlarla dolu.. Zaten kızlarla pek anlaşamam. Bir Fatih'im var anlaşabildiğim. Onla da adımız çıkıyor, insanlar arkadaşlıktan dostluktan nasiplerini almamışlar ki anlasınlar yakınlığımızı... Sonra üç kız geliyor stajyer. Hah bakalım bunlar nasıl gıcıklar diyorum ben evet belirli bir önyargıyla. Önyargımda pek haksız da sayılmam yüzdeye vurursak işi. Neyse bu üç hatundan kala kala biri kalıyor sonunda ama DOĞRU olan kalıyor. Kalması gereken kalıyor. Allahtan kalıyor. Hayatımda da kalıyor.

Nihan. Kızıl saçlı bir hatun. Güzel yeşil lensleri var, hoş giyiniyor. (İlk intibalar)Güler yüzlü. Ama seviyeli. Taviz vermez de bir hali var.

Fatih'le avid'de kurgu yapacak. Kapanıyorlar avid odasına, pek yüzlerini görmüyoruz. Bir yemekte. Orada da anlıyorum ki, ben bu kızı seviyorum.

Bir süre sonra düzen değişiyor. Velocity geliyor. Fatihle Nihan Avid'e kapanmamaya başlıyor. Bir Pazar (biz o zaman her gün çalışıyoruz)şirkete geliyorum, yanımda Elif Şafak'ın bir kitabı var. Vapurda okumuşum kafam hafif bulanık...Şirkette pek kimse yok, Nihan var. Avid'de oturuyoruz. Elma getirmiş yanında iki tane. Sarı elmalar... Ekşi... Birini bana veriyor. Avid'deki o inanılmaz rahat ama eski kanepeye oturup konuşmaya başlıyoruz, bir yandan elmalarımızı yerken. Elif Şafak diyorum, dememle kalıyorum. Çünkü o da aynı yolun yolcusu... Sohbet nasıl koyulaşıyor, Elif Şafak'çılar tahmin edebilir.

Benzer günlerden birinde aynı saatte çıkıyoruz işten. İkimiz de karşıya geçeceğiz. İkimiz de vapur severiz. Beşiktaşa gidiyoruz. Vapurun kalkmasına daha baya var, erkenciyiz. İskeleye yakın bir kafede oturuyoruz, portakallı kahvelerimizi yudumlarken arkadaşlığımızı pekiştirdiğimizi hissediyorum.

Vapura biniyoruz, Nihan'ın dövmesinden, elindeki yara izinden, şarkılardan bahsediyoruz.

Yıllar geçiyor. İşlerimizi değiştiriyoruz. Hayat ikimizi de farklı yerlere ve farklı olaylara sürüklüyor. Görüşememeye başlıyoruz. Ama haberleşiyoruz. Allahtan teknoloji bu konuda işe yarıyor. Görüşemesek de biliyoruz... Önem veriyoruz...

Bu tatlı kız ben ekşi sözlük'te yazar iken bana öyle bir yazı yazmıştı ki... Ooooof of beni benden almıştı:


"saçlarında güneşin ışıklarını, gözlerinde bulutları, içinde türlü sırları saklar.
yazar, çizer, anlar, anlatır, ötesi var mıdır?

derya gibidir, sakin, duru, güzel ve hatta kırılgan.
lakin, 'sen bakma havanın durgunluğuna, derya dediğin, uyur uyur uyanır demiş yazar.

bu şehrin aynaları'ndan, kinyas'ın kayra'ya söylediklerine ve hatta pinhan'ın, yeşil elmaların birer birer halkaları birbirine bağlamasına kadar, bin türlü güzelliği paylaştığım, canımdır."



İşte öyle birşey...
Bookmark and Share