Büyükada, Atlar, Otobüsler...

 


41 yaşındayım. İkibuçuk yıldır yaz kış Büyükada’da yaşıyorum. Ailemin doğma büyüme adalı can dostları vesilesiyle de, eski eşimin ailesinin yazlığı vesilesiyle de Büyükada’da yaşamaya başlamadan önce de çok fazla gelmişliğim, birkaç gece kalmışlığım var.

Günübirlikçi olarak geldiğim zamanlar faytonlarla ilgili bilgim ve duygum hem atlara yazık olduğu, hem de adanın kötü koktuğu üzerineydi. Eski eşimin anneannesi, tepelere doğru, yokuşlu bir yerde otururdu, bir gün ona yürüyerek giderken, o yolu çıkmaya çalışan bir atın devrildiğine ve faytoncunun hoyratça atı itip kaktığına şahit olmuş, küçük çaplı bir ağlama/sinir krizi geçirmiştim.

“Hayvanseverim” lafı bana çok utanç verici gelir. Bir insanın bir canlıyı sevdiğini özellikle belirtmesi çok tuhafıma gidiyor. “Ben hayvansever değilim” diyen var mıdır ki? Hayvan haklarını korumak için gönüllü işler yapıyor olmak başka bir şey ama ben temelde herkesin hayvan sevdiğine inanmak isterim ve “ben daha çok seviyorum, sen daha az seviyorsun” diye bir kıyaslama yapılabileceğine inanmam. Bir insanın hayvan sevgisini vegan olup olmamasıyla, evinde hayvan besleyip beslememesiyle, faytonlara karşı olup olmamasıyla da anlamaya çalışmam ve yargılamam.

Çocukluğum köpeklerle geçti, sahiplendik bir sürü, kimi hastalandı, kimi kaçtı, kimi eceli geldi öldü, kimini başkasına sahiplendirmek durumunda kaldık, çok anım var köpeklerle. Kuşlarım oldu bir sürü. Kedileri ise tanımıyordum ama onlar kendilerini bana zorla tanıttılar, nereye gitsem kucağıma yatıp sırnaştılar ve onlarla da tanıştım, söylemeye gerek yok elbette bayıldım onlara da, arkadaşlarımın kedileriyle koyun koyuna uyuyorum içime soka soka :)

Atları çok yakından tanıma fırsatım olmadı ama hayranım onlara. Şüphesiz çok asiller. Çok estetikler. Dost canlısı hayvanlar. Liseden yakın bir arkadaşımın ailesinin çiftliği vardı ve o erken yaştan tanışmıştı atlarla, en sevdiği hayvan at olmuştur hep, onun fotoğraflarına bakar, mutlu olurduk. Genelde yarışlardaki atlar dikkatimi çekmiştir, ilaç verildiği, yarışa zorlandığı, bacağı kırılırsa öldürmek zorunda kalış gibi hikayeler var aklımda. Hala da atlarla ilgili sadece faytonların konuşulması ve yarışların hiç konuşulmamasını anlayabilmiş değilim. Daha doğrusu aslında bir fikrim var ama işte, böyle mi olmalı? Bu ikiyüzlülük olmuyor mu?

Faytonlarla ilgili de dediğim gibi dışardan bakışım yokuş çıkmakta zorlanmaları, bazı faytoncuların hoyrat davranışları ve adadaki kesif koku idi.

Yokuş çıkmasalar, kötü davranılmasalar, yorulmasalar, faytonun at için bir işkence olduğunu düşünmedim hiçbir zaman. At binek hayvan, büyük ve güçlü. Köle gibi kullanmak olarak düşünmedim hiçbir zaman dünya çapında da yeri olan faytonculuğu. Yanlış kullanımı rahatsız etti beni hep. Bu konuda eminim pek çok "hayvansever" tepki gösterecektir. Benim fikrim bu yönde. Herkesin fikrine saygı duyulmalı.

Adaya taşındım ve şanslıyım ki kiraladığım ev iskeleye, merkeze, çarşıya 5-10 dakikalık yürüme mesafesinde, üstelik düz ayak. Kişisel olarak ulaşım problemim yok. İhtiyacım olan yerlere yürüyorum, bisikletim de var. Ancak bir yeri gözlemlerken, orada yaşamakla oraya günübirlik gitmek arasında fark var elbet. Yaşamaya başladıktan sonra dikkatimi çeken şey Büyükada’nın gerçekten de Büyük oluşu oldu. Çok yokuşlu ve tepede kalan yerler var. Buralarda yazlıkçı olarak gelen ya da yaz kış yaşayan insanların evleri de var, tarihi yapılar da var, lokantalar, koylar, parklar ve herkes için benzeri vakit geçirilebilecek mekanlar da var. Dolayısıyla kişisel olarak ulaşım problemim yok desem de, örneğin arkadaşımın tepedeki evine gitmek istersem bisikletle zorlanabileceğim yerler var ve tek çare faytondu. Ya da tepede nefis manzaralı bir lokantaya gitmek istesem, misafirimi götürmek istesem, yaşlı, hasta, sakat bir konuğum olsa, benim fiziksel bir rahatsızlığım olsa, ulaşamayacağım alanlar var, ya da dediğim gibi, sadece faytonla ulaşabileceğim alanlardı buralar. Bu arada, burada yaşadığım iki buçuk sene boyunca faytona binme sayım maksimum 4’tür. Sebep de hep misafirlerimi götürmek istediğim lokantalar, mekanlar.

Taşındığım ilk yıl, kendi kendime şunu dediğimi çok iyi hatırlıyorum, tamam, ada doğal bir yapı ve bozulmasın, yürüyelim, bisiklete binelim. Ancak fayton bir ulaşım aracı olmamalı ve her halukarda Büyükada’da bir ulaşım sorunu var. Burada yaşayan nüfusun yaş ortalaması da yüksek. Eli kolu dolu evine gitmek isteyenler ne yapacak, sürekli atları tepelere çıkarmak, üstelik ateş pahası ücretler ödemek mantıklı değil. Keşke taksi gibi bir şey olsa elektirikli. İsteyen, ihtiyacı olan çağırabilse, vızır vızır ortada gezmeyen, ihtiyaca yönelik bir hizmet olsa, ki oldukça fazla ihtiyaç da olacaktır. Düşüncelerim böyleydi.

Faytonlarla ilgili de “faytona binmeyin atlar ölüyor” kampanyaları tepe noktasındaydı benim taşındığım dönem. Turistlerin beşer onar bindiği, arabaya zor sığdığı, zayıf atların zar zor koşturulduğu tablolara ben de şahit oldum ve içim çekildi adeta. Saygısız, kılığına kıyafetine dikkat etmeyen faytoncular da gördüm ve rahatsız oldum şahsen. Bu sebeple genel bir tablo çıktı benim de kafamda elbette: Faytona binmeyelim, atlar ölüyor.

Şunu inkar edemeyeceğim. Büyükada’da yaşamak, İstanbul’da yaşamaktan o kadar farklı bir duygu ki. Yakıtlı araç olmaması, trafik olmaması, avm olmaması, yüksek binaların olmaması, sahil kasabası hali, hatta bazen köy hali, herkesin birbirini tanıması, yavaş yaşam, her yere yürünerek varılması, doğa, hafriyat sesi yerine martıların sesleri ve faytonun tıkır tıkır sesi. Balkonuna, bahçene çıktığında faytonun geçtiğini görmek. Bu nostaljik duyguyu özlediğimizi söylediğimizde “hayvanseverler” çok kızıyor. Sizin üç kuruşluk zevkiniz için atlar ölüyor, diyorlar. Gerçekten bu kadar acımasız birinin varlığına inanıyor olabilirler mi? Yani şöyle diyen var mıdır içinden, bana ne ya, atlar acı çekiyorsa çeksin, ölürlerse ölsünler, ben evimden bu sesi duymak, bu görüntüyü görmek istiyorum. Gerçekten duygumuz bu mu sizce? Farklı canlılarla birlikte yaşamak, onları görmek, onlarla yakın ilişkiler içerisinde olmak insanı insan yapan, doğayla bütünleştiren bir durum. Onlarla içiçe yaşamak büyük şehirde yaşayan bizler için ödül gibi bir durum adeta.

Şahsen o dönemlerde içimden geçen şuydu, keşke faytonlar kalsaydı, ama düz bir alanda, kısa bir tur olsaydı onlarınki ve amaç turistik olsaydı, gerekirse biz adalılar da binmeyelim, ama sadece dört kişinin bineceği şekilde, yorulmadan, yokuş çıkmadan, kısa tur atsalardı da adaya ait bu miras, bu gelenek bu şekilde devam etseydi. Ayrıca bir alan oluşturulsaydı ve atlar burada özgürce koşabilirken, belki hipoterapi için kullanılsaydı, belki çocuklar at binselerdi… Adanın ulaşım sorunu da ihtiyaç halinde çağrılabilecek elektrikli taksilerle çözülseydi. Bir yandan kiralık bisikletlerin çokluğu ve ruhsatsız izinsiz akülü araç fazlalığı önlenseydi.

Sonra sayın İmamoğlu geldi, dedi ki, bu işi çözeceğim. Faytonlar kalacak, ama düzenleme getirilecek. Faytoncular da mağdur olmayacak, atlar da işkence görmeyecek. Sözler verildi.

Ben bu esnada şunları öğrendim. Adaya zamanla kaçak atlar getirilmiş. Bu kaçak atları da adaya başka yerlerden gelen, faytonculukla ilgisi olmayan, açıkçası haydut kılıklı insanlar sahiplenip faytonculuğa girişmişler. Dedelerinden beri bu mesleği devam ettirmiş, adada doğup büyüyüp, atlarına evlatları gibi bakan tertemiz, eğitimli faytoncuların aralarına karışmış bu faytonculuğun ne demek olduğunu bilmeyen, eğitimsiz, at bilgisi ve sevgisi olmayan, müşterilere kaba davranan, arabaya 4’ten fazla turist sığdırıp pek çok kazaya sebebiyet veren ne idüğü belirsiz kişiler, hatta bu işin mafyalaştığını da duydum, tehditler, tefecilikler, pek çok pis iş dönmüş. Peki bunlar neden hiç denetlenmemiş? Adaya kaçak at sokulmasına nasıl izin verilmiş, bu kişiler nasıl denetlenmemiş, plakalar vs nasıl belli olmamış?

Pandemi’den bir süre önce ruam meselesi patladı adada. 2019 sonunda karantinayı bizden önce yaşayan zavallı atçıklar oldu.  Ruam sebebiyle üç ay karantinaya alındı atlar ve bu karantina esnasında çok fazla sayıda atın hasta olsa da olmasa da öldüğünü öğrendik.

Bu arada, araya giriyorum, adaya ilk geldiğim yıl, yani 2018’de minik bir yavru köpek sahiplendim. Yavrucağız çok hastaydı. Büyükada’da her evde ya kedi, ya köpek var, etraf sokak kedi ve köpeklerinin parti alanı adeta, muhteşem bir istekle besliyorlar adalılar sokak hayvanlarını, eh malum adada eşek ve at gibi hayvanlar da yaşıyor. Dolayısıyla herhalde hayatımda göreceğim en kapsamlı veterinerlikle karşılaşırım burada dedim, “adada veteriner yok ki” dediler. Bir tane var, belediyede, ama hiç yerinde bulamazsın, ayrıca herkes şikayetçi, çok bilgisiz, kaba ve pek çok kedinin ölümüne sebep oldu, dediler. Sonra 2019’da yeni biri geldi sanırım. Ama dikkatinizi çekiyorum, Rakamla 1’i.  Onunla da ilgili memnun olan var, olmayan var. Böyle hayvan bolluğunun olduğu yerde veteriner sıkıntısı nasıl çekilir? Üstelik, veterinerlik veterinerliktir deniyor ama hayır, atlar özelinden bakacak olursak, attan anlayan veterinerlere elbette ki ihtiyaç var.

Dönüyorum. Sözler tutulmadı. Bir günde, bir anda, hop diye faytonların hepsi kaldırıldı. Atlar İBB tarafından satın alındı. Pek çok faytoncuya paralar ödendi ve parasını alıp adayı terkeden de oldu, kabul etmeyip kalan da. İmamoğlu, adalardaki fayton sorunuyla ilgili adalılara kulak vermek yerine adada yaşamayan, hatta adada hiç görmediğimiz vegan aktivist Zülal Kalkandelen’i dinlemeyi tercih etti. Kalkandelen, atlar özgürdür, kıllarına bile dokunulamaz dedi, İmamoğlu peki dedi ve bir günde tepeden inme kararlar alındı.

Bir grupla tanıştım. Adalar ve atları adında bir grup kurmuşlar.  (Lütfen web sitelerini ziyaret edin, burada. Facebook'ta da varlar.) Bu işi takip ediyorlar. Atlara ne oluyor en yakından takip eden onlar. En somut verileri onlardan duyuyorsunuz. Ben pandemi öncesi onlarla Heybeliada’ya gittim. Orada atını IBB’ye satmayan, direnen, gözleri yaşlı, atlarım bana dedemden yadigardır, düğün hediyesidir, çocuğum gibi baktım, Heybeliada’da fayton sorunu yoktu, bizi neden atlarımızdan ayırıyorlar, neden işsiz bırakıyorlar diye ağlayan, işimi elimden alsalar da atlarımı vermeyeceğim diyen, gerçek faytoncularla tanıştım. Atları yok yere ölmüş gözü yaşlı faytoncularla tanıştım. Pek çok at orada da hareketsizlikten sıkıntılıydı, bacakları şişmişti ve nalları bakım istiyordu ama nalbant da yoktu, buna ayrılmış bir bütçe de yoktu. Benim de sonradan öğrendiğim bir gerçek var. Atlar çok uzun yıllardan beri insanların bakımına muhtaç. Nalları takılmadan, tımar edilmeden, yemleri verilmeden, insanla iletişim kurmadan yaşayamıyor artık atlar. Dolayısıyla aslında atlar çalıştığında, bir yandan da bakılmış oluyorlar. Yemleri, nalları, temizlikleri, sağlıkları. Ha, bu zamana kadar bu yapılmamış, çok eksik ya da yanlış yapılmış, ayrı konu. Ancak bunun çözümü diğer uç noktası değil, yani, atları serbest bırakın, doğada özgürce dolaşsınlar gibi bir dünya da yok, onlar bizlerle varlar. Bizlerle varlar diye onlara eziyet etmeliyiz anlamında söylemiyorum. Bakımları yapılsın, ahırlarda düzgün bir şekilde bakılsınlar, kimi düzgün bir şekilde faytonda olacaksa olsun, kimi çocuklarla, hastalarla ya da sporcularla egzersiz yapsın, yeter ki aramızda olsunlar, onlarla birlikte yaşayabilelim, bu zevki hem biz yaşayalım, hem onlar. Sevgiyi paylaşalım bu asil hayvanlarla. Bu konuda bir alıntı yapmak istiyorum:

Doğa editörü Yücel Sönmez'in makalesinden :

"Kimse bana “Doğaya bırakırız” demesin. Ağrı’nın, Erciyes’in etekleri, Afyon, Karaman, Dilek Yarımadası, Isparta, Kütahya, Samsun, Konya, Adana, Aydın... Birçok ilin kırsalında serbest gezen yılkı atları var ve sayıları her geçen gün azalıyor. Doğadaki canlıların mutlu ve güvende olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu atlar, Adalar’dakilerden daha ciddi bir yaşam savaşı içinde. Birçok yerde, tarlalara zarar verdikleri gerekçesiyle öldürülüyorlar.

Hazır yeri gelmişken yabandaki canlı yaşamı hakkında şunu bilmenizde de yarar var: Bugün Anadolu’da sadece atlar değil, canlı çeşitliliğinin yaklaşık yüzde 70’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yani yabanımızı koruyamıyoruz ki bu atları da yabana bırakmak sağlıklı bir seçenek olsun."

Adaların Atları grubunun paylaştıklarından alıntılıyorum:

 

“Aralık 2019’da “ruam” gerekçeli katliamda atlar öldürülmeden önce, Adalar’da resmi rakamla 1378 at vardı. Kaçak getirilenlerle beraber 1700 civarında at olduğu tahmin ediliyordu. 19 Aralık haftasında 105 at “ruam” olduğu gerekçesiyle öldürüldü, raporları açıklanmadı. 20 Aralık’ta İstanbul Valiliği, “karantina” diye lanse ettiği “faytona at bağlama yasağı”nı ilan etti ve atlar ahırlara hapsedildi. Ruam görülmeyen Heybeli ve Burgaz’ı da kapsayan 3 aylık yasak, 19 Mart’ta yenilenerek toplam 6 ay süreyle, 19 Haziran’a kadar devam etti.”

Soruyorum: Ruam görülmeyen adalarda neden böyle bir yasak uygulandı?

Alıntılamaya devam, bazı rakamsal bilgiler:

“Sahada takip ederek bildiğimiz bazı rakamlar:

İBB’ye satılmayan at sayısı: 32.

İBB tarafından ada dışına gönderilen at sayısı: 301 (8 Temmuz 2020 itibarıyla)

İspark ahırının toplam at kapasitesi: 50 atın kalabildiği toplam 14 ahır, 20 atın bağlandığı 3 ahır = 760 at.  Bu sayı ahırın kapasitesini ifade ediyor. Tüm ahır ve çadırların dolu olduğunu söyleyemeyiz, içeri girmemize izin verilmediğinden bunu bilemiyoruz. İspark ahırında EN FAZLA 760 AT olabilir.

4 Temmuz’da yapılan at sevkiyatının ardından, Aya Nikola’da kalan atlar İspark’a taşındı. Yani İBB’nin elindeki tüm atlar artık İspark’ta. İBB Ulaşımdan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Orhan Demir “Atlara iyi bakıyoruz, gidip görebilirsiniz” dese de İspark ahırına kimse alınmıyor. Atları ancak, havalandırmaya çıkarıldıkları kadar ve ada dışına gönderilirlerken görebiliyoruz. Fayton kaldırıldığından beri 500’den fazla at öldü! İBB İspark Ahırlarında EN FAZLA 760 at yaşıyor. 301 at ada dışına gönderildi.

Faytonda denetimsizlik, kötü muamele ve cezasızlık nedeniyle hayatını kaybeden atlardan çok ama çok daha fazlası, faytonun kaldırılmasıyla beraber hayatımızdan çıkarıldıkları, ahırlara hapsedildikleri için öldü. Vali “Adada at kalmayacak” dediği için, Adalar motorize edilmek istendiği için öldüler. İBB ise bu süreçte yetersiz sayıda seyis çalıştırdı, atlar için hayati olan “padok” alanları çok sınırlı kaldı, çok geç açıldı, atlar hareket edemediler ve öldüler. Ölümler devam ediyor. Hep dediğimiz gibi, önceliğimiz atların sağlıklı yaşaması. Tilki veya kurt gibi bir yabani hayvan değil at. Kedi gibi evde beslenebilecek bir hayvan da değil. At ancak insanla birlikte yaşayan, insanı tanıyan, seven bir hayvan. Atlar bizim yoldaşımız. Onları hayatımızdan çıkarmayalım ki yaşatalım. Atlar adada ve hayatta kalsın.

Karantina bitti ama atlar hâlâ hapsediliyor veya ada dışına bilinmezlere gönderiliyorlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin aldığı tüm atlar İspark'ta tutuluyor. Bize sözlü olarak verilen bilgiye göre burada şu anda 250 civarında at kaldı. Her biri 4.000 TL'ye sahiplerinden satın alınan atlar bedavaya, ulaşım masrafı dahi İBB tarafından üstlenilerek başka yerlere gönderiliyor. Son olarak Hatay'a gönderilen tam 100 (yüz) at ile, toplam 695 at ada dışına yollandı. Üstelik bu atlar kurbanlık hayvanlar gibi tırlara doldurularak gönderiliyor. Bedavaya yollandıkları yerlerin kimisinde, onları alanlar tarafından başkalarına satıldıklarını duyuyoruz. Bazıları iyi yerdeler, ama hepsinin durumunu takip etmek mümkün değil, bu da çok endişe verici. İBB "sahiplendirme" şartları konusunda ne yazık ki şeffaf davranmıyor.

Karantina kalktı, atların adada dolaşması önünde engel yok. Geçtiğimiz günlerde İBB seyislerinin Büyükada'da atla gezmesini memnuniyetle karşılamıştık. Ama Adalar Kaymakamı Mustafa Ayhan atlar ahırdan çıkmasın istiyor. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya "Adada at kalmayacak" diyor, toplanan imzaları sunduğumuz halde bizimle görüşmek için randevu vermiyor. İBB yetkilileri ise her şeyi biliyor: hareketsizliğin atları öldürdüğünü, gittikleri yerlerde sonlarının meçhul olduğunu biliyorlar, ve buna rağmen "atlara sonuna kadar bakacak değiliz" diyorlar.

Talep edelim: Adalarda at uzmanı veteriner hekim görevlendirilsin, her adada atlara yaraşır ahır yeri ve padok alanı yapılsın, adaların atları adalarda yaşasın, başka yerlere gönderilmesin. Burgazada ve Heybeliada'da atlar için ahır ve padok alanı yeri tahsis edilsin, Büyükada'da daha geniş padok için yer gösterilsin, atlar ahıra hapsedilmesin, hayatın içinde olabilsinler.Adaların atları adalarda yaşasın: Ahır alanı tahsis edilsin; adalarda atlarla yapılacak gezi, binicilik, eğitim, spor faaliyetleri desteklensin.”

Açıkçası bu alıntı yaptığım fikirlere sonuna kadar katılıyorum.

Devam edeyim. Covid girdi hayatımıza. Evlere kapandık. Çıkabildiğimiz kısıtlı zamanlarda, ada belki de bir daha hiç olmayacak kadar ıssızdı. Fayton yok, bisiklet yok, akülü yok, tek tük insan sokaklarda.

Bu arada sosyal medyada elektrikli otobüslerin, taksilerin fotoğrafları paylaşılmaya başlandı. Nasıl olacak ne zaman olacak derken adada asfalt yol çalışmaları yapılmaya başlandı. Yollara bariyerler çekilmeye başlandı. Karantina biraz hafiflemişti. Bir gün dernek bahçesinde ders yaparken gürültüler duyduk. Çınar meydanına bir çıktık ki, kukalar. Yol boyunca. Dip dibe. Çizgiler. Kedi gözleri. Levhalar. Biri şey dedi. Vali gelecek, o görene kadar kalacak, sonra sökülür belki.

Orman yolları asfalt… Çizgiler, bariyerler. İstanbul… Büyükşehir…

Başka bir konu. Alıntı yapacağım metin şurada:

 "İstanbul’daki belki de en canlı kıyı ve ada ekosistemine ev sahipliği yapan Yassıada’nın Adalar sit alanı bütünlüğünden koparılarak hükümet kararıyla imara açılması sonrasında yaşadığı yıkımın bir benzerinin diğer adalarda da yaşanması tehlikesi tüm adalıları endişelendiriyor. Adalar Belediyesi tarafından son aşamaya getirilen 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planı sonucunda adalarımızın ekolojik, kültürel ve mimari mirasının yapılaşma, doğal alanların ticarileştirilmesi, günübirlik kitle turizminin desteklenmesi gibi politikalar sonucunda tahrip edilmesi büyük bir tehlike olarak önümüzde duruyor. Adalar halkı merkezi ve yerel yönetimlerin politikaları sonucunda İstanbul ve Marmara Bölgesi’nde yaşanan kentsel yıkımın ve ekolojik krizin, bugüne kadar kısmen korunaklı kalabilmiş olan Adalar’a da taşınmasından endişe ediyor.  Adalar’ın yeniden bir ilçe belediyesi olduğu 1984 yılından bu yana imar planı tartışmaları her zaman Adalar’ın önemli gündemlerinden biri oldu. İstanbul Belediyesi ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığı arasında 1980’li yıllarda başlayan Adalar’ın imar planı yetkisinin kimde olduğu yönündeki kavgalar halen hatırlanırken, 1991 yılında yapılan 1/5000 ölçekli Marmara Takımadaları Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ve 1994’te yapılan 1/5000’lik Koruma Amaçlı Revizyon İmar Planı girişimleri de unutulmuş değil. Son 30 yılda çeşitli belediye yönetimlerinin girişimleriyle gündeme gelen imar afları; Adalar’a büyük zararlar vererek 2007 yılına kadar uygulanan Geçiş Dönemi Yapılandırma Koşulları; Adalar’daki ANAP, AKP ve CHP yönetimleri dönemlerinde verilen parsel bazlı özel imar izinleri; değişik bakanlık ve müdürlüklerle belediye arasındaki yetki/parsel çakışmasından yararlanarak uygulanan doğal alanları ticarileştirme uygulamaları halihazırda Adalar’da büyük bir kentsel ve doğal tahribat yaratmış durumda. Pek çok kıyı ve orman alanının girişini ücretli hale getiren turizm işletmeleri, Büyükada’da öngörünüm alanındaki yasa dışı Seferoğlu ve Lido rezidansları, kaçak iskeleler, orman ve kıyı alanlarındaki onlarca yasadışı, ruhsatsız günübirlik turistik tesis, 1980’lerden başlayarak yapılan çok sayıda denetimsiz konut ve çok katlı apartman halen Adalar’da boy gösteriyor.

 İstanbul’da devam eden kentsel dönüşüm uygulamaları sonucunda Adalar’a taşınan nüfus Adalar’daki konut fiyatlarını arttırırken, yeni imar planıyla birlikte yeni imar rantı olanakları ortaya çıkıyor. Kısaca Adalar’ın tümüyle “İstanbullaşmasını” engelleyen tek şey Adalar’ın mevcut koruma şemsiyesinden başka bir şey değil. Sonuç olarak plan yasal zorunluluk açısından her ne kadar “koruma” adını taşısa da Adalar’ın geleceğini korumaya değil kullanmaya, imar rantı yaratmaya, rekreasyon ve kitle turizmi geliri odaklı ekonomik bir anlayışa terk etmektedir.


Yeni bir alıntı buradan geliyor:

Adalar ilçesi Cumhuriyet Başsavcılığına verilen dilekçede , öldürülmesine karar verilen atların sahiplerine Ruamlı olduklarına ilişkin rapor ve belgelerin verilmediği belirtildi:

“İnfazlara ilişkin bir tutanak olup olmadığı, varsa usulüne uygun olup olmadığı da bilinmemektedir. Hatta at sahipleri, amacın adalar ilçesinden faytonu kaldırmak olduğunun açık olması karşısında; hasta olmayan atların dahi hastaymış gibi gösterilerek öldürülmüş olabileceğinden şüphelenmektedir. Zira kendilerine hiçbir bilgi ve hesap verilmeyen yurttaşın görevliler hakkında kuşku duyması ve güvensizlik yaşaması olağan bir durumdur. Karantina tedbirlerine ve usulüne sadece vatandaşların değil tüm kamu görevlilerinin uyması gerekmektedir…. 2019 yılının ilk altı ayında yalnızca yedi atta Ruam tespit edildiğini söyledi. Özdil, 2019 yılının ilk altı ayında yedi atta Ruam tespit edilmişken ikinci altı ayında 105 atta hastalığın çıkmasının inandırıcı olmadığını savundu.

Mehmet Kurnaz isimli bir faytoncunun Nazlı isimli atının 19 Aralık 2019 gecesi Ruamlı olduğu gerekçesi ile öldürülmek üzere götürüldüğünü ancak atın olay mahallinden kaçıp ahırına geri döndüğünü anlatan Özdil, atı öldürmek için yeniden geldiklerinde yapılan testte Nazlı’nın sağlıklı olduğunun anlaşıldığını söyledi. Otuz beş senedir faytonculuk yapan Servet Şirin, her sene ilkbaharda ve sonbaharda atlara Ruam iğnesi yapıldığını ve en fazla 10 atta Ruam görüldüğünü anlattı: “Bu sayı son zamanlarda medya ve belediye tarafından birden 100’e çıktı. Şaşırıyorum. Ben de test oldum bende bir şey çıkmadı. İnsana bulaştığını da hiç görmedim.

Heybeliada’da yaşayan Tarih Vakfı Eski Başkanı Orhan Yılmaz Silier, Ruam hastalığının gösterdiği ani artışı, “sermayenin rant çabaları” olarak yorumladı:

“Adalara bakan ev satışından milyarlar kazanıldığı bir ortamda özellikle kıymetli bir rant alanı. Bu alanı sermayeden koruyan şeylerden biri ulaşım güçlüğüydü. Bu faktör değiştirilmeye kalktığında imkânlar da gelişiyor. İki önceki dönemdeki Kaymakam açık açık ‘bu adaları şenlendirmek, ormanın üçte birini imara açmak hatta adaya bir köprü yapmak lazım’ demişti. Bu bir kişinin niyeti değil. Sonuç olarak imara açılan alanın niyeti. Bundan üç yıl önce ABD’nin New York eyaletindeki Central Park’ta benzer bir şey yaşandı. Orada da faytonlar var ve ‘ben bunları kaldıracağım’ diyen bir belediye başkanı başa geldi. Sonra ortaya çıktı ki faytonların kaldırılması emlak lobisi tarafından organize edilmiş. Tabii daha sonra bu yanlıştan dönülüyor. Faytonlu ulaşımın olduğu birçok yerde bunların kaldırılması isteminin müteahhitlik ve inşaat sistemiyle bağlantılı olduğu söylenebilir.”

Dünya Sağlık Örgütü’nün Ruam görülmesi durumunda uygulanacak karantina koşullarına ilişkin listelediği kurallara uyulmadığını söyleyen Silier, “Hukuk ve yasa dışılık söz konusu. Atlara ve faytoncular üzerinden hepimizi tehdit eden bir durum söz konusu.”

Gelelim adabüslere. Artık hayatımızda 11 kişilik adabüsler var.  Ne gerek vardı? En başta söylediğimi sonda da söylüyorum. İhtiyacı olanların kullanacağı şekilde sadece taksiler olsa yetmiyor muydu? Turist mi geliyor, binsin, seyahatten geç saatte döndünüz ve eliniz kolunuz mu dolu, kullanılsın, bir yeriniz mi ağrıyor, hastalığınız, sakatlığınız, yaşınız mı var, arayın, gelsin.

Kiralık bisikletler denetlensin, azaltılsın. Akülü araçlar sadece yaşlılarda, sakatlarda ve fırın, market gibi çalışanlarda olsun, geri kalanı bir zahmet toplatılsın artık.

Şu an adada korsan taksi var. Neden? Göz göre göre karakola yakın bir sokakta park edip “abla araba lazım mı” diye yanaşıyorlar. Faytonun da, adabüslerin de gelmediği geçiş döneminde anlarım, bu zaten belki de belediyenin yapması gereken bir ara geçiş sistemi olmalıydı geçici taksiler. Ancak artık, sevsek de sevmesek de adabüslerimiz var. Neden hala korsan taksi?

Geçtiğimiz günlerde Adalar Kent Konseyi’nde bu konuda bir toplantı vardı ve bir katılımcı çok güzel ifade etti: Yılların geleneği olan faytonu gözünü kırpmadan bir günde kaldırabilen güç, korsan taksileri nasıl kaldıramaz?

Toparlarsam, demek istediğim şu; “hayvansever”lerin iyi niyetlerinin kötüye kullanıldığını düşünüyorum. Şu faytonları bir denetleyelim, düzenleyelim, adanın mirasını, kültürel zenginliğini koruyalım, atlar da insanlar da mutlu olsun, demek yerine, ha, siz fayton istemiyor musunuz, amenna, hemen çekelim asfaltları, koyalım otobüsleri, yeni bir kazanç kapısı daha elde edelim, adayı şehirleştirelim, belki yarın öbür gün sit alanı olmaktan da çıkaralım, dikelim binaları gibi bir yaklaşımın sergilendiğinden endişe ediyorum.

Madem talep var, hemen yerine getirelim, herkesi memnun etmeye çalışalım yaklaşımı yerine, hayır, burası şöyle şöyle özelliklere sahip bir yerdir diyip sınır çekmek ancak doğal kültürel yapımızı, değerlerimizi koruyabilecek bir tavır olur ancak maalesef her şey para olmuş, güç olmuş.

Şahsen adabüsleri sevmedim. Yaşlılar için ya da eli kolu dolu kişiler için hiç uygun ya da rahat değil. Adada her yerde kukalar, çizgiler görmekten hoşlanmadım. Sokaklarda yine bisiklet nereden geçecek, yaya nereden yürüyecek, adabüs oradan girecekse nereden çıkacak, kafalar karışık, özellikle Çınar meydanı yine arap saçına dönmüş durumda. Bisikletin en önemli araç olduğu Büyükada’da önce daha belirgin bir bisiklet yolu yapılsaydı keşke. Amsterdam’da bisiklet yolları o kadar bellidir ki, es kaza bisiket yoluna giren yayalara aşırı sinirlenir bisiklet kullananlar. Ciddi anlamda ayıptır orada o yola girmek. Adanın da Amsterdam’dan bisiklet önceliği anlamında bir farkı olmamalıydı ve herkes düzgün düzgün yolundan gidebilmeliydi, bize bu yakışırdı ama maalesef meydana çıktığınız anda nereden bisiklet gelecek, nereden akülü geçecek, yaya nereden yürüyecek, adabüsün gelişi burası mı gidişi neresi anlayana kadar eziliyorsunuz neredeyse. Pek çok kaza oldu şimdiden, hem de ciddi yaralanmalar yaşandı. Şu kadarcık kara parçasının üzerinde bir düzen kuramadık. Ben açıkçası gerçekten üzülüyorum.

Adada yaşayan çoğu kişinin bisikleti /elektrikli bisikleti olmalı. İhtiyacı olan ada taksi kullanmalı. Adabüsler ve kukalar kalkmalı. Gereksiz akülü araçlar toplanmalı. Ve atlarımız bir şekilde bizimle kalmalı, onları güçlü, temiz, mutlu ve verimli bir şekilde görmek, onlarla iletişim kurabilmek, vakit geçirebilmek Büyükada’da yaşayan ya da Büyükada’yı ziyaret edenlere özgü bir güzellik olmalı.

"Faytonlar kalksın ve atlar özgür olsun" demek, faytonların kalktığını duyunca da, "oh be, atlar artık özgür demek..." Biraz eksik ve baştan savma bir "duyar" değil mi sizce de? Nerede bu atlar, nereye gidiyorlar, nerede, nasıl yaşayacaklar diye hiç sorgulamadan, fayton kalktıysa at kurtulmuştur demek ne kadar yeterli bir fikir sizce?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın makamına çıkıp karşılıklı oturup toplantılar yapıp haberlerde izlenecek kadar bu konuyu sahiplenen sevgili Zülal Kalkandelen'in Büyükada'ya gelip, faytonlar kalktıktan sonra adada kalan atların ne durumda olduklarını takip edecek kadar da sorumluluk almasını beklerdim, belki şu anda oldukları alana girip, oldukları halleri bize de gösterseydi, gönderilen atların ne şekilde nereye gönderildiklerini takip edip bize somut bilgiler verebilseydi, gerçekten muhteşem bir iş çıkartmış olacaktı diye düşünüyorum. Ama şahsen adada yaşayan ve atları merak eden bir vatandaş olarak bilgi alabildiğim, rakam, görsel, video görebildiğim, bu konuda sorumluluk alarak, konseye gelerek cesur bir şekilde konuştuğunu gördüğüm, yeri geldiğinde belediyenin yaptığı olumlu durumları da söylediğini (geçenlerde seyisler atlarla geziyorlardı adada) gördüğüm tek grup Adaların Atları ekibiyse, uzaktan bir sesin, yok yok atlar kurtuldu, demesine inanamayacağım, kimse kusura bakmasın.

Benim fikrim ve kaygılarım bu yönde. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Benimle aynı fikirde değilseniz ve bunu benimle paylaşmak istiyorsanız lütfen saygı çerçevesinde fikrinizi belirtin, sonuna kadar dinlemek ve anlamak isterim.





Yorumlar

Popüler Yayınlar