Günün en güzel saatleri bunlar...




"Başağı anlatmak bu kadar olmaz. Yazılarımda hep olacaktır, hep anlatılacaktır kendisi." :
http://corneliancherry.blogspot.com/2005/11/baakmelis.html#links


O bir İstanbul aşığı. Ben bir İstanbul aşığı. Ama o daha bir İstanbul aşığı. O doktora yapıyor. O doktorayı Kanada'da yapıyor. O ülkesini, şehrini özlüyor.

Sokaklarını özlüyor, caddelerini özlüyor, havasını özlüyor, kokusunu özlüyor. İnsanlarını özlüyor. Şehrin insanları da onu özlüyor. Ben onu özlüyorum.

Geliyor. Yaz için geliyor. Yaşasın! Biliyorum.. biliyorum hissediyorum ki yoğun günler yaşanacak...

Gel diyor çıkalım yollara, tamam diyorum ver elini tünel... Ver elini Galata..."Kule seni çağırıyor"...

Elimizde Virginia Woolf'lu bir Barnes&Noble çantası, içinde kitaplar dergiler... Oturuyoruz. Başlıyoruz okumaya... Elif Şafak diyor dergi, Murathan Mungan diyor... Bizden konuşuyor, bizsel konuşuyor...
Sonra Kara Kitap'ımı çıkarıyorum. Başak da tanımalı, tanışmalı çünkü, biliyorum. Açıyorum, "Göz"ü okuyorum. Yüzüncü defa etkileniyorum. Etkleniyoruz. Ağırlaşıyoruz... O havadan çıkmak ister gibiyiz artık. Kalkıyoruz.

İstiklal Caddesi...Bizlik bir café... Rahat koltuklara konuşlanıyoruz... Ve konuşuyoruz... California, Toronto, İstanbul, fotoğraf, ödevler, iş, güç, bloglar...herşey.

Kalkıyoruz, dolaşıyoruz. Doyamadık ki sokaklara caddelere, doyamayız da... Geyik yapa yapa geziyoruz. Çok gülüyoruz. Ağır değiliz artık hafifiz. Kitapçılara giriyoruz, çıkmak bilmiyoruz. Çıkmak bilince oturuyoruz tünelin oralarda. Limonatalarımızı içerken meydana üç çocuk oturuyor. Müzik yapmaya başlıyorlar. Aralarından sarı t-shirt'lüsü dünyanın en güzel ve en içten gülümseyen insanı olmalı diyoruz. Müziğe kaptırıyoruz. Dakikalarca göz ve kulaklarımızı onlardan ayıramıyoruz. Müzikten konuşuyoruz biraz sonra. Türkü'lerden ne zaman ve neden koparıldık, uzaklaştırıldık diye söylenerek Aşık Veysel ve Erkan Oğur'a selam çakıyoruz.

Bitmiyor, doymuyoruz. Susuzluğumuzu hiçbir limonata geçirmiyor. Kalkıyoruz. Cihangir yolları taştan, İstanbul çıkardı bizi baştan diye düşünerek kendimizi Leyla diye biryerde buluyoruz. İçiyoruz şarapları, Leyla oluyoruz. Oyunlar oynamaya başlıyoruz. Bir daha belki birbirimize asla sormayacağımız veya soramayacağımız soruları soruyoruz. Bir daha belki kimseden asla alamayacağımız cevaplar alıyoruz. Biz galiba giderek daha yakın oluyoruz. Sınırları aşıyoruz. Dönüş yolunda ingilizce konuşmaya başlıyoruz. Aksan falan yapıyoruz, çok gülüyoruz.

Günün en güzel saatleriydi bunlar. Gün kaç saatti, biz kaç saattik, ne güzeldik, ne tuhaf bir gündü, geceydi, akşamdı, herşeydi... Susuzluktan ölen birinin doya doya, kana kana su içmesiydi...

Aynı günün farklı bir yorumu için buraya!

Yorumlar

Zeynep Kömürcü dedi ki…
çok beğendimmmmm bu yazıyı!!
MeliS dedi ki…
canım benim sağol :)
eg1977tr dedi ki…
ben yorumumu başak'ın blog'unda yaptım bu sefer :)
basak dedi ki…
kendin söylemişsin, bana tekrarlamak düşer: "hiçbiryer istanbul gibi hiçbirkimse senin gibi olmuyormuş demek... "

Popüler Yayınlar