Melis'in Yolculuğu







Uzun zamandır yazmak istiyordum birazdan bahsedeceklerimle ilgili ama sanırım iyice dolması ve taşması gerekiyormuş.

Kendimi bildim bileli insanın kişisel gelişimi ilgimi çeken bir konu oldu. Tabii ben 15 yaşlarındayken, yani yıl 94’ler falanken “kişisel gelişim” tabiri bu kadar bilinmiyordu, gündemde değildi, ben de zaten o yaşlarda bu tabiri böyle kullanıyor değildim ama insan psikolojisine çok meraklıydım. Önce kendimin sonra da etrafımdaki insanların kişilik yapıları, özellikleri, tepkileri, birbirimizden farkımız, benzeşmelerimiz çok ilgimi çekiyordu. Kişisel problemler, çözülebilecek durumlar, çözülemeyecek gibi görünenler vs. O dönemlerde konuyla ilgili kitaplar okuyarak ve kendimi gözlemleyerek, yazarak geliştiriyordum kendimi. İnternetin hayatımıza girmesiyle, zamanla kişisel gelişim üzerine ortaya çıkan binlerce kitap, seminer, okul, internet sitesi, koç vs çıktıkça kaynaklar da artmış oldu tabii benim için, kendimi bildim bileli bunları yutarcasına, emercesine okuyorum, dinliyorum, yazıyorum, konuşuyorum.

Lise yıllarında ailevi problemlerimi çok fazla kafaya taktığım, içime kapanık, korkak, kendime güvensiz hissettiğim için psikoloğa gittim. Sonra birçok psikoloğa daha gittim. Bir yandan psikolog olmak da ilgimi çektiğinden, karşımda oturan psikologları da inceliyordum. Açıkçası hiçbir seans düşündüğüm gibi geçmiyordu, memnun kalmıyordum. İyi gelmiyordu bana, açıkçası çok düzenli de gitmiyordum hiçbirine.

Kendimi bildim bileli kendimi farklı hissettim. Fazla duyarlı ve fazla akıllı, ama kendini ifade edemeyen, gücü elinden alınan biri olarak hissediyordum kendimi. Bunda ailemde yaşanan sıkıntılar etmendi. Bunun çok farkındaydım. Bundan çıkmam gerektiğinin, sanki etrafımda oluşmuş bir zarı yırtmam gerektiğinin, içinden dış dünyaya yansıtabildiğinden çok daha fazla, çok daha farklı bir Melis çıkacağının çok farkındaydım. Bu farkındalık beni çok zorluyordu aslında. Sürekli bir çaba halindeydim, sanki geç kalıyordum, bir an önce sırrı çözmeli ve yırtmalıydım şu kozayı.
Ailem, kötü niyetle olmasa da, yeteneklerimi geliştirebileceğim şekilde destek olamıyordu bana. Tam tersi hayatı benim için kolaylaştırmaya çalışırken bastırılyordu birçok şey. Bunu farkederek ve buna karşı gelerek başladım işe. Özel üniversite istemeyip İstanbul Üniversitesi’nde okudum 4 sene. Sonra yüksek lisanslarım özel oldu ama o dönemde de ailemin maddi durumunun çok iyi olmasına rağmen hemen iş bulup çalışmaya başladım. Hem de ne işler. Gecesi gündüzü belli olmayan yapım şirketleri, dergiler, web şirketleri… Hem yeteneklerimi farketmeye uğraşıyordum hem de para kazanmaya… Kendi paramı çok erken kazanmaya başladım. Ailemin bilmediği 3 kredi kartını yönetiyordum. Kendime lap top alıyor, sıkılıp satıp yenisini alabiliyordum mesela. Tabii onlarla yaşıyor olmamın rahatlığı vardı. Ama evde kavga gürültü çoktu ve hiçbir yaptığımın görülemeyeceği bir ortam vardı. O evden çıkmalıydım. Para kazanma hırsımı bu konuya yoğunlaştırdım. Kira ödeyebilecek kadar para kazanabilmeli ve bu evden çıkıp gitmeliydim. Amacım da çok uzaklara gitmek, isyan etmek falan değildi. Sadece kendi sesimi duyabileceğim başka odalara ihtiyacım vardı. Aileme de hep söyledim, aklınız kalacaksa karşı apartmanda ev bulayım ama yeter ki kendi düzenim olsun. Kabul etmediler. Şiddetle reddettiler. Ben uzun süre onları dinlemeden kiralık ev bile gezdim kendi kendime. Ama tek başıma geçinebilecek kadar para da kazanamıyordum ne yazık ki. Şimdi anlıyorum ki aslında çok hazır da değilmişim sanırım ve çaba sarfetsem de biraz daha itici güç olmalıymış içimde. Ailemin buna karşı oluşundan epey etkileniyormuşum aslında, bir yanım onlara hak veriyormuş, korkuyormuş da belki tek kız çocuk olarak tek başına yaşamaktan.

Velhasıl, iş hayatında çalışkan ve titrler anlamında başarılı bir genç kadın oldum ama evden çıkamadım. 30’lu yaşlarıma kadar. 2008 biterken, biriyle tanıştım. Bana çok saygılı, sevgili, sakin, nazik davranan bir erkek. Aşık olmadım ama çok sevdim, kıymet verdim. Beni, öfkelerimi, hırslarımı epey sakinleştirdi. Hatta şımarttı. Napsam gitmedi. Seninleyim dedi, kaldı yanımda. Velhasıl iki buçuk senelik bir flört sonrası evlendik. Ben şöyle düşünüyordum. Düşünüyormuşum. Şimdi anlıyorum çünkü o ara, kendiyle bu kadar konuşan, bu kadar kendiyle iletişimde biri olan ben, şalteri indirmiş, kendimle iletişimi koparmışım. İç sesim şunu diyormuş meğerse. Sen kendi hayatını istiyorsun. Tek başına bunu yapamıyorsun. Şimdi bir yol arkadaşın var. Sana, hiç sahip olmadığın huzuru getirdi. Sevgiyi, sakinliği. Birlikte elele kendi hayatınızı yaşayabilirsiniz. Bu kötü bir düşünce değil ama eksikmiş. Hayattaki en önemli eksiklerimden biri huzurmuş ama tek eksiğim huzur değilmiş. Aşk, tutku, bağlılık, gelecek hedefleri, dostluk… Konu evlilikse, bir ömür ileriye adımsa, birçok konuda eksikler varmış. Görmemişiz, önemsememişiz. Huzur ve sevgi yeter sanmışız evlilik için. İki buçuk sene de debelenen bir evlilik sonrası bu kez ben de olsam böyle bir psikolog olmak isterdim diyebileceğim şahane bir psikoloğun desteğini alışım ve sakince, sevgiyle, saygıyla, arkadaşlıkla ayrılık. O sürecin de yaşanması gerekiyormuş, sevgiyle anıyorum.

Bir sene ve birkaç aydır yalnız yaşıyorum. Yedi yıl emek verdiğim ve çok sevdiğim işimi de bıraktım, artık bana hizmet etmediğini anladığım noktada. Dostlarım, çevrem çok değişti. Ben değiştim. Geliştim. Ha, bu arada, biriyle tanıştım. Çok sevdim ve seviyorum onu. Değişmemde, gelişmemde farkında olmadan o kadar payı var ki. O kadar güzel bir ayna oldu ki bana. Ne kadar öfkem, ne kadar hırsım, ne kadar arabesk yanım varsa ailemden farkında olmadan alıp giydiğim, hepsiyle teker teker yüzleştirdi beni. Sevgi böyle bir şey değil dedi. Ben sevmeyi çok iyi bilen, sevgi vermeyi çok iyi bilen biri olduğumu zannederken, sadece almayı bilmiyorum sanırken aslında sevmeyi, vermeyi de bilmediğimi farkettim. Kendimle aynada karşılaştım resmen ve utandım. Çok utandım. Hiç olmak istediğim biri değildi o aynada gördüğüm kişi. Böyle böyle sevdiklerimi kendimden uzaklaştırabildiğimi gördüm.

Mükemmeliyetçiliklerim, kontrol manyaklığım. Hepsi birer birer çıktı meydana. Herşeyi ben yönetebiliyorum zannediyormuşum ya, gülüyorum kendime. Bir yandan ne büyük bir ego, diğer yandan ne büyük bir yük insanın üzerine aldığı. Aslında bu bir nevi inançsızlık. Allah mı, evren mi, güç mü her neyse… Şu yaşadığımız dünyanın bir parçası olduğumu o kadar atlamışım ki yıllardır. Herşeyin olacağına varacağına, ben ne kadar istersem isteyeyim bazı şeylerin olamayacağına, ben ne kadar istemezsem istemeyeyim bazı şeylerin olabileceğine, benim sadece gerekli eforu gösterip çekilmem gerektiğine olan inanç beni o kadar rahatlattı ki. Ben bu dünyada sadece sınırlı güçleri olan ölümlü bir insan evladıyım. Değiştirme gücüm olan tek şey kendimim. Hatalar yapıyorum. Hatalar yapıyor etrafımdaki insanlar. Çünkü insanız. Evet, bu arada herkes değişebilir. İnsanın kendi sınırları anlamında yapamayacağı hiçbir şey yokmuş gerçekten. Artık korkularımın da üzerine gidiyorum. Ama yenemiyorsam zorlamıyorum, kendimi olduğum gibi kabul ediyorum. Denedikten sonra elimden gelen budur demek o kadar rahatlatıcı ki. Tabii ki sorumluluklarımı alarak. Özgürlük demek sorumluluk demek, bunu o kadar iyi anladım ki, kendi sorumluluğunu aldığın anda özgürsün. Yoksa herkesin ve herşeyin kölesisin. O da bir seçenek ama o zaman da şikayet olmaz.




Bir de şundan bahsetmek istiyorum, ölmeden önce ölünüz diye bir laf var. Bu hem İslam’da, hem de Hint öğretilerinde mevcut bir cümle benim karşılaştığım kadarıyla. Ben bunu hayatıma geçirmeyi ilke edindim. Etrafımda gördüğüm şey şu çünkü, örnek vereyim, bir insan 60 yaşına kadar sürekli çok fazla sigara içiyor. Uyarılara aldırmıyor, bana bir şey olmaz diyor, sağlığında çok da üstünde durulacak bir sıkıntı hissetmiyor çünkü, bünyesi bir süre müsaade ediyor böyle yaşamaya. Biraz öksürüyor, biraz merdiven çıkamıyor ama hayatını yaşayabiliyor. Öyleyse neden sigara gibi bir zevkten mahrum olsun, değil mi? Ama ne zaman ki artık ciğerleri iflas ediyor, ne zaman ki gırtlak kanseri oluyor, ya da sigara tiryakiliğinin sonucu olan, yaşam kalitesini bozan, hatta belki ölümcül bir hastalığa yakalanıyor. Ağzından çıkan ilk laf, keşke bu kadar çok içmeseydim oluyor. İşte ben bunun kadar büyük bir ikiyüzlülük ve insanın kendine söylediği yalan daha görmedim. Son güne kadar deli gibi içerken nasıl olur da hastalandığın, öleceğin için keşke dersin? Oh ne güzel içtim, bu da bedeli demek lazım ama diyebilir miyiz hiç? Bunu hiç aramadığımız, hiç ilgilenmediğimiz bir tanıdığımız öldüğünde keşke daha çok arasaydım keşke yanında olsaydım dememiz gibi bir örnekle de gösterebiliriz. Ki ben bunu yaşadım. Kendime karşı ikiyüzlülükten başka bir şey değildi, bununla yüzleştim. Bile bile lades olacağına, ölmeden önce ölmeliyiz, yani sağlığın iyiyken sigarayı bırakabilirsin, arkadaşın yaşıyorken onunla vakit geçirebilirsin, çok kilolu değilken kilona dikkat edebilir, spor yapabilirsin vs vs örnekler çoğaltılabilir. İnsan, beynini bu denli kullanabilen tek varlık, insan ölümlü olduğunu bilerek yaşayan tek varlık. Hal böyleyken en azından bedenen bu dünyayı terkedeceğimizi bile bile bu tek yaşamı kendimize karşı sorumsuzca harcamak, düzenin, çarkın bir parçası olmak, maddiyat için istemediğimiz durumlara maruz kalmak, bazı gururlara, bazı gereksiz öfkelere, alışkanlıklara bağlı kalıp, ben kendimi değiştiremem, ben buyum böyleyim yapamam diyip bir ömrü tüketmek, sonra da şikayet etmek ve etrafa da kendine de negatiflik saçmak bana hiç mantıklı gelmiyor. Bu arada burada yaptığım sigara içmeyin, spor yapın gibi kamu spotu mesajlar vermek değil elbet, isteyen istediğini yapmakta özgür, ben de hayatın zevk-ü sefalarını gayet tüketiyorum, burada bahsettiğim,bazı şeylerin suyunu çıkarıp, canımız yanana kadar hiçbirşeyi değiştirmeyip canımız yanınca pişman olmak.

Benim hala kendimde keşfettiğim ve keşfetmediğim bazı alışkanlıklarım, gururlarım, düzeltemediğim yanlarım var, ama ben kendime şu sözü verdim, bunları keşfettikçe değiştirmek için gayet göstermeye... Yapabileceklerimi değiştirebilmeye, yapamadıklarımı kabullenmeye… Bunlar için kimseyi suçlamamaya, herşeyi kendimde arayıp kendimde çözmeye… Kolay mı, asla değil! Ama kendimde görüyorum ki bazı tuğlaları, yavaş yavaş da olsa yerinden kıpırdatabiliyorum, bence bunun sonuçlarını görmek  bile harika!

Son değinmek istediğim konu da aynalar. Farkındalığım arttıkça, gerçekten de hayatımıza giren her insanın, ama her insanın tek tek  ayna olduğu konusunda daha da gözüm açıldı. Hayatıma giren herkes, benim bir parçam aslında. Öfkeli parçam, sevgi dolu parçam, nefret dolu parçam, aşk dolu parçam, zevk dolu parçam, yetenek dolu parçam vs vs vs. Bana geliştirmek istediğim, atmak istediğim, uzak olmak, yakın olmak istediğim kısımlarımı gösteriyorlar ve burada direksiyon yine benim elimde. Örneğin ben pozitifliği seçiyorum. Ben mutlu olmayı seçiyorum. Eğlenmeyi, hafife almayı hayatı biraz. Aşırı düşünmemeyi herşeyi. Herşeyi anlamaya çalışmamayı. Ciddi olunması gereken yerler dışında ciddi olmamayı. Yaratıcı olmayı. Hareketli olmayı. Güleryüzlü olmayı. Sevgi alabilmeyi, verebilmeyi.  Çünkü bu yanlarım var. Sadece biraz geride kalmışlar. Ailemden alıp giydiğim (tabii bu da benim sorumluluğum), ama aslında bana ait olmayan davranış kalıpları almışım üzerime. Onları sahiplenmiyorum. Onları terkediyorum. Zırhlarla dolu, korkularla dolu bir insan olmayı terkediyorum. Herşeyi çok fazla düşünen ve arabeskleştiren bir insan olmayı terkediyorum. Affedememeyi terkediyorum. Büyüklenmeyi, bilmişliği terkediyorum. Kendimi ve başkalarını yargılamayı terkediyorum. Herşeye iyi/kötü, güzel/çirkin, faydalı/faydasız diye bakmayı terkediyorum. Bu dünyanın danseden, sevgi dolu, pek bir şey bilmeyen ve kendini akışa bırakan basit, sade bir çocuğu olmayı içime çekiyor ve özümsüyorum. Bana bu yanlarımı gösteren kişileri kendime çekiyorum. Bana karanlık tarafı hatırlatan olay ve kişileri terkediyorum. Tanrılar Okulu’nda” geçmiş küldür, üfle gitsin” diyor. Bu cümleyi anlamak bile öyle bir okumayla olmuyor. Dünkü ben ben değilim. Bugünkü benden sorumluyum sadece. Duygular beni ben yapmıyor. Öfke değilim ben. Hırs değilim. Korku değilim. Kaygı değilim. Bunlar zaman zaman kapımı çalacak duygular sadece. Elbette çalacaklar, ve içinden geçeceğim. Neden böyle hissediyorum diye kendimi yargılamadan. İnsanın kendini yargılaması her zaman yaşadığı durumu duble güçlü kılıyor. Öfkeliyken neden öfkeliyim demek duble zorluk, seviyorken neden seviyorum sevmemeliyim gibi kalıplara girmek, üzgünken, güçlü olmalıyım üzülmemeliyim, acımadı ki acımadı ki yapmak gereksiz güç denemeleri… Şu an öfke hissediyorum diyeceğim ki geçecek. Şu an sevildiğimi hissediyorum diyeceğim ki iyi gelecek yaralarıma. Tüm hisleri sevgiyle kabul edeceğim çünkü insanım. Bir insanın olabileceği kadar gelişmiş, olabileceği kadar yetersizim.

Bu süreçte psikoloğumun, gittiğim bazı seminerlerin, kitapların, sevdiğim adamın yani aynamın :) bana iyi gelmesinin yanısıra meditasyonun ve yoganın çok işime yaradığını eklemeliyim. Biz ruhuz, enerjiyiz, bu ruh ve enerji bir bedene sahip. Meditasyonla ruhumu ve enerjimi dinleme, tanıma ve onu dinlendirme fırsatı bulurken yoga ile de ruhuma ev sahipliği yapan bedenimi tanıyorum ve ikisini dengede tutmaya çalışıyorum. Tavsiye ederim. Bunlar yapılamıyorsa bile her gün 20 dakikanızı sessizce bir odada tek başınıza gevşeyerek geçirmenizi tavsiye ederim.

Sevgiyle, dostlukla, tüm ruhumla…

Melis



Popüler Yayınlar