Yol Yöntem



Politik olmak ve olmamak.

Hedonizm mi kinizm mi aktivizm mi… İzm şart mı? Ortaya karışık olmaz mı?

Felsefesiz, yolsuz yöntemsiz insan olur mu?

Son zamanlarda kafamı kurcalayan kavramlar bunlar.

Alin Taşçıyan’ın Politik Sinema derslerine katılmıştım ve orada alt başlık, sinema tarihinin en önemli yayın organlarından Cahiers de Cinema’nın yazarları Jean-Louis Comolli ve Jean Narboninin cümlesi olan “Her film politiktir” idi. Çünkü her bakış açısının bir ideoloji içerdiğini öne sürüyordu bu yaklaşım.

Buradan yola çıkarak, yaşamın kendisi politik olmak durumunda, diyorum.

Politika diyince aklımıza gelen siyaset oyunlarından, iktidar kavgalarından, çıkar ilişkilerinden, uluslararası ilişkilerden, ekonomiden falan pek anlamam. Takip ettiğim, hakim olduğum konular değildir, bilmem gereken kadarıyla hayatımı sürdürmekteyim. Ancak yaşama dair yol ve yöntemden bağımsız bir duruş mümkün değil ki. Bir apartman dairesinde, bir mahallede, bir semtte, bir şehirde, bir ülkede, bir dünyada yaşıyor ve yer alıyorsan, kapitalist sistemin içinde para denen nesneyi kullanarak yaşamını idame ettiriyorsan, zaten yol, yöntem seni de ilgilendirmek durumunda. Benim umurumda değil, ben yaşamama, keyfime bakarım desen bile mutlaka bir an gelir, fikrini, duruşunu sergilemen gereken birşeyle karşılaşırsın. Sırf kişisel menfaatin için bile olsa. Kaldı ki vicdanlı biriysen zaten çevrende olup bitenle olan ilişkin de fikrini ve duruşunu belirler, başkalarının çıkarlarını da gözetmek durumunda kalırsın.

Ben güzel sokağımın tadını çıkarmak istiyorum, başka bir şeyle ilgilenmek istemiyorum diyorsan, o sokağın çöpleriyle, düzeniyle, bilimum detayıyla ilgilenmek durumundasın. O sokak çöp dolarsa, tadın kaçar, sokağının tadını çıkaramamaya başlarsın, işte o zaman bir duruş sergileme zamanı gelir. Bu çok küçük bir örnek tabii.

Maddi ve egosal çıkarlar için iktidar olmanın peşinde olan, kapitale değer veren, bu uğurda bencil ve hatta belki art niyetli kişiler ise zaten politikayla ilgileneceklerdir. Politik olmak deyince akla ilk olarak bu çeşit bir karakterin geliyor olmasından ötürü, ben politikayla ilgilenmiyorum, ben naif bir bakış açısına sahibim, ben apolitiğim diyen çok insanla tanıştım. Kavram karmaşası işte. Diyorum ya, sadece kişisel olarak güzel bir hayat yaşamak istiyorsan bile, kendini uzak tutman pek mümkün değil.

O zaman ne yapmalı? Tarafımızı seçip savaşmalı mı? “Ben böyle düşünüyorum, ben maviyi savunuyorum, sarıyı savunanlara ölüm” mü? “Benim gibi düşünmeyenlerden nefret ederim” mi? “Asla fikrimi değiştiremezsiniz” mi? “Ara renkler yok, ya hep ya hiç” mi?

Bunları düşünürken farkediyorum aslında nerelerde hata yaptığını insanoğlunun. Bu iki ucu yaşadığının. Ya vurdumduymazım ya da sadece ben haklıyım’cılığın bütün bu felaketleri, savaşları, ırkçılığı, güç sevdasını ve bunun gibi insanı felakete götüren tüm irinli hadiseleri yarattığını.

Beyin öyle bir yaratım ki. Öyle güçlü ki. Öyle zekiyiz ki. Bu kadar kıvrımlara sahip bir organın yarattığı düşünceler ve doğrular nasıl ya siyah ya beyaz olabilir ki? Bu kadar farklı ruha, yapıya, şekle, zekaya sahip insanın aynı fikirde olması ya da karşıt fikirde olması, nasıl mümkün olabilir ki? Rengarengiz. Binlerce renk var. Binlerce yön, yol, fikir, olasılık, istek, çeşit, iddia. Pusula vicdan olduktan sonra herkes haklı diye düşünüyorum. Tartışmaktan korkmamalı. Düşüncelerimizin kişilikler haline gelmemesini sağlamalı. Bir konuda bir fikrim varsa bu karşı tarafta benimle ilgili bir yargı oluşturuyor. Çünkü öyle öğrendik. Şu şöyleyse, bu böyledir. Bunu seven, bunu sevmez. Şunu yapan bunu da yapar. Şöyle giyinen şu fikirdedir. Şurda duran burda durmaz. O bizden, şu bizden değil.

Bir fikrim var. Şu an bu fikre inanıyorum. Düşündüm ve buna kanaat getirdim. Bence çok mantıklı. Böyle düşünmeyenleri anlayamadığım noktalar oluyor. Ancak fikrim değişebilir. Belki de  -hatta büyük ihtimalle – benim gibi düşünmeyenin de kendince bir bakış açısı var. Aynı bakış açısında buluşmak zorunda değiliz. Ancak onu da değerlendirebilirim. O da benim fikrimi değerlendirebilir. Belki ilerde fikirlerimizi değiş tokuş etmiş bile olabiliriz. Benimle karşıt görüşe sahip birine sadece bu sebeple düşman olamam. O bir insan. Sadece bu fikirden oluşmuyor. Fikir, zihne bazen bir süreliğine bazen uzun süreliğine, bazen sonsuz olarak misafir olan bir olgu. Kimse misafiriyle özdeşleşmek durumunda değil. Tamam, misafirini tanıdım. Peki evin olan bedeninle sen kimsin? Kalbinde neler var? Neleri seversin? Kalbinde nefret de taşıyor musun? Neden acaba? Yaran nedir? Sevgiye daha çok yer açabilir misin? Anlayışa? Seni sen yapan şeyler, fikirlerin, ideolojilerin, mesleğin, titrin, ekonomik durumundan bağımsız olarak neler? Buna cevap vermesi elbette kolay değil. Ancak insan olmanın ve barış içinde, sevgiyle yaşamanın koşullarının buralardan geçtiğine inanıyorum. Belki her şeyle bu denli egosal bağ kurmadan, bir adım geri bastığın bir yerden, mesafeyle bağ kurarak. Farklılıklarımızı görerek ve kendi farklılıklarımızı da sahiplenerek. Bir söz var: Be in the world but don’t be of it. Kutsal kitaplarda yer alan bir söz bu. Bu boyutta varoluşumuz sınırlı. Algımızın yettiği kadar değil bu dünya, şüphesiz. Hayatta ol ama hayata kendini kaptırma gibi Türkçe’ye çevrilebilir ancak anlamı derin elbette. Somut hikayelerin içinde yer alıyoruz ama aslında çok daha fazlasıyız. Çabamız olmada nefes almamızı sağlayan, kalbimizi attıran, damarlarımızdan kanı akıtan ve bizi tüm doğayla bir kılan o enerjinin, o tanrısallığın, o yüceliğin farkında ol, der gibi. Dünyanın materyalist, somut ve aslında küçük meseleleriyle sınırlama kendini, daha fazlası ol, der gibi. Hiçbir tartışma, hiçbir anlaşma, senin nefes alan, bu dünyayı gözlemleyen, gören, hisseden, koklayan, duyan, seven, dokunan benliğinden daha gerçek, daha önemli değil. Deneyimle bu hayatı. Bir adım geri bas ve deneyimle… Der gibi…

 

 

 


Yorumlar

Popüler Yayınlar