Su Akar Yolunu Bulur
Her deneyim, yaşanan, paylaşılan her durum bir ders, ben artık her şeyi böyle algılamaya başladım, istesem de istemesem de. Bu konuşmanın düşündürdüğü şey ise adalet, kontrol, oluruna bırakma gibi konular oldu. Ve bana kendi seçimlerimle ilgili çok güzel şeyler öğretti.
Bu hayatta adaleti sağlamak çok da kolay bir şey değil. İnsan bu adaleti kendi zekası, gücü, yetenekleri ölçüsünde sağlayabiliyor olmak istiyor aslında. Her şey hakkaniyetli olsun. Elbette, bir ölçüde, gücümüzü, güç derken zekamızı, vicdanımızı, belki beden kuvvetimizi, artık elimizde ne varsa, hakkaniyet için kullanabiliriz. Örneğin sokak hayvanlarının aç kalmaması için, onların da hakkaniyetli bir şekilde doymaları için elimizden geleni yapabiliriz. Örneğin bir önceki yazım da da belirttiğim gibi sokağımızda, mahallemizde, ülkemizde meydana gelmekte olan bir sorun varsa, bununla ilgili elimizden bir şey geliyorsa, var gücümüzle aktif olabiliriz. Komşumuz açsa tok yatmayız. Yani duyarlı olabileceğimiz her türlü konuya elimizden geldiğince emek verirsek adaletin sağlanmasında az da olsa bir payımız olur ve bu da insan olmaktır zaten, vicdanı hür ve rahat bir insan olmaktır.
Bunun ötesi ise sağlıksız. Yani adaleti sağlayabileceğimize olan inançla hareket edişimizin de bir denge unsuru olmalı diye düşünüyorum. Burada sınırlar giriyor yine devreye. Bu sınırlar bazen adaleti sağlayayım derken başkasının alanına girmiş olmak, başkasının işine karışmak şeklinde aşılıyor, bazen ise evrenin düzenine ve her şeyin olacağına varışına olan inancın hiçe sayılması anlamında bir sınır aşımı gerçekleşiyor.
Adaleti sağlamak, olan bitenin hakkaniyetli olması çok geniş bir kavram elbette. Örneğin diyelim ki biliyorsunuz ki bir kişi çok çalışıyor ama az kazanıyor, bir kişi ise az çalışıyor ama çok kazanıyor. Uzaktan baktığınızda bunun adaletli olmadığını düşünebilirsiniz. Ve belki bunun için bir şeyler yapmak istersiniz, bu düzeni değiştirip bu iki kişinin kaderini değiştirmek için. Ancak iç dengelerden haberiniz olmayabilir. Her şey göründüğü gibi olmuyor ki. Belki az çalışıyor gibi görünen kişinin daha çok sorumlulukları var. Belki çok çalışıyor olan kişi aslında çok çalışırken adaletsiz bir şeyler yapıyor. Belki de evren/tanrı, ne dersen, zaten herkese hakettiği kadar veriyor. (Aslında bunun belki'si yok zaten de, neyse...)Ya da belki bu bir demlenme zamanı. Belki zamanı gelince farklı şeyler olacak örnekteki bu iki insan için.
Bu tabii ki bir vazgeçmişlik, bir koyverme, bir pasifizm savunması değil. Her şey olacağına varır derken bunun da dengesine özen göstermeliyiz. İnsan aktif bir varlık. Eli ayağı var, hareket için yaratılmış bir bedeni ve iç enerjisi var. Bu hareketi sağlamak durumunda insan. Yani elinden geleni yapmalı. Çalışmalı, konuşmalı, gitmeli, katılmalı, ilerlemeli, öğrenmeli, dinlemeli, anlamalı, değişmeli, gelişmeli, dahil olmalı....
Ancak bundan sonrası için yaptıklarınızın değerini siz belirleyemezsiniz. Başkası da belirleyemez aslında. Yaptığınız şeyin değeri neyse, ortadadır. Bunu ne evrenin gözüne sokabilirsiniz, bak ben neler neler yapıyorum, hadi beni ödüllendirsene diyerek, ne de bir insan evladına zorla yaptıklarınızı değerli kıldırabilirsiniz. Siz işinizi yaparsınız. Kıymeti bellidir. Bu kıymeti doğru değerlendirebilen insanlar varsa çevrenizde, ne ala. Yoksa da belki zamanı gelmemiştir. Belki doğru insanlar değillerdir. Bu sizin işinizin kıymetini eksiltmez, artırmaz. Evren ya da tanrı da yaptığınızın değeri dolayısıyla sizi siz istediğiniz zaman ödüllendirmiyor olabilir. Bunu yönetemezsiniz. Vicdanlı, ahlaklı, saygılı, şeffaf, iyi niyetli ve başarılı işler yaparsanız, bunun değerlendirilmesi evren tarafından da, ölümlü varlıklar tarafından da er ya da geç anlaşılacaktır. Ne zaman, ne şekilde, işte burası muamma.
Su akar, yolunu bulur. Yaptıklarını bağırman gerekmiyor. Çırpınman gerekmiyor. Hadi görün beni, görün beni diye yırtınman gerekmiyor. Herkes işini yapmalı ve çekilmeli.
Diyebilirsin ki, ah bu ne saflık, atı alan üsküdar'ı geçiyor. Erken konuşan kazanıyor. Kendini satacaksın, öyle bir çağdayız.
Bırak birileri Üsküdar'ı geçsin. Bırak erken konuşan kazansın. O da onun enerjisi, o da onun kaderi. Kendini güzel paketleme, güzel satma çağı evet, sen işini güzel yaparsan, zaten paketleyeceğin şey saf bir şekilde güzel olur, boş bir şeyi süslemene, olmayanı paketlemene ve pompalamaya, gazlamaya ihtiyacın olmaz. O kendi doğal pırıltısıyla, insanları etkiler, sen hiiiiç merak etme, o tatlı canını sıkma.
Bu elbette benim kendi görüşlerim, kendi hayata bakış açılarım. Üstelik şekilleniyor elbette, zamanla, iç sesimi duydukça kendi yaklaşımımı, kendi prensiplerimi daha çok sahipleniyorum. Her koyun kendi bacağından asılır. Bir yaşamımız var bildiğimiz kadarıyla ve her şeye yetişemeyiz, her an her doğru noktada olamayız, doğru ne ki zaten?
Kimseye kendimi açıklamak, anlatmak zorunda değilim. İşlerimi yapıyorum. Yürüyorum. Yolda tökezleyenleri, şaşıranları, koşturanları, telaşa kapılanları daha net görebiliyorum bu yavaşlıkta yürüdüğümde. Bana görünüyorlar, ama değemiyorlar. Enerji alanıma girmelerine müsaade etmiyorum. Herkes kendi seçimini yaşar. Pişmanlıklar da insan için. Ama aslında keşke gerçekten saçma bir laf. Her an işimize geleni yapıyoruz aslında, sonra uzaktan bakıldığında aslında şöyle de yapabilirmişim gibi alternatifler görmek mümkün ama sana bir haberim var: yapmamışsın! Demek ki böyleymiş. Bitti. Saydı, seydi'lerin bugüne kadar neyi değiştirdiği görülmüş? Ders alınabilir elbet. Bir dahaki sefere şu konuya dikkat edeceğim denebilir. Ancak geçmişte yaptığın her şeyi aslında sen o an için işine öyle geldiğinden seçtin. Barış bununla ve hatta sahiplen o kararını, arkasında dur!

Yorumlar